Khaled Hosseini'i güçlü betimlemeleri ve güçlü kalemiyle tanıyoruz. Kendi tarzını yaratmış bir yazar. Çağının sesi olmak için uğraşan, savaş mağdurlarının ve erk egemen sistemin yıprattığı kadınların sesini duyurmaya çalışan bir yazar. Uçurtma Avcısı'ndan sonra beni en çok ağlatan kitap Bin Muhteşem Güneş oldu. Bir haraminin (Meryem) hayatının bir anda tepetaklak olması, güvendiği her şeyin yıkılmasıyla başlayan hikâye, hayatı savaşla birlikte mahvolmuş bir genç kızın (Leyla) hayata bağlı kalma mücadelesiyle devam ediyor. Başlarda birbirlerinden bağımsız yaşayan iki kadının bir şekilde hayatlarının birleşmesi, imkansız aşklar, savaşın derin yaraları, ölüm gerçeği, nefretin zamanla sevgiye dönüştüğü gibi sevginin de zamanla nefrete dönüşebileceği... Gerçeklere kalın halatlarla bağlı olup gerçeklikten bir süreliğine uzaklaştıran bir kitap. Gözümüze kocaman gelen şeylerin aslında küçücük bir toz tanesi kadar önemli olmadığını ve ölüm denen olgunun geride kalanlarda derin bir pişmanlığa yol açtığını öğretiyor bu hikâye bize. Afganistan'daki kadınların yaşadıkları acıları, ölen veya vücudunun uzuvları bedenlerinden ayrılan (özellikle) çocukların ve diğer insanların yaşadıkları felaketi anlatıyor aslında daha çok. Savaşın nelere mâl olduğunu, insanların kendi ülkelerinden kaçmak zorunda bırakıldığı iğrenç bir olgu olduğunu sarsıcı bir şekilde gözler önüne seriyor. Taliban'ın kim olduğunu, neler yapabileceğini, insanları rahatlıkla öldürebilecğini gösteriyor. Aslında hayatın ne kadar da ucuz olduğunu... Erkek egemen toplumun kadınlara yaşattığı zorlukları göz önüne seriyor. Ne kadar iki kadının hikâyelerinin etrafında dönüyor gibi görünse de Afganistan'daki, savaşı ve zulmü yaşayan, kadınların romanıydı Bin Muhteşem Güneş.