Bir Çift Yürek " Gerçekliğin Varoluş Sancısı."
10/10
·251 syf.··
Beğendi
·
2021 5. kitabı
·
12 saatte okudu
·
Okunma: 27 Aralık 2021 12:08
İnsan olmak neydi bizler için yahut insani duygular ? Şimdiye kadar bize öğretilen aşk, sevgi, nefret, kin, ihtiras savaş mı yoksa huzur ve evrenle bütünleşmek mi ? Öyle ki insanoğlu birçok şeyi yanlış anlamış, yanlış yorumlamış ve maddeselliğe kaptırmıştır kendini bu dünyada. Köleleşmiştir. Biz başka insanları kendimize köle görürken aslında köle olan bizlermişiz de hiç anlayamamışız. Asıl acı olan da bu zaten, farkında olmak ve değiştirmemekten daha da acı olan şey hiç farkına varmamış olmaktır. Maddelerin dünyasında sıkışıp kalırken asıl benliği yaratan idealar dünyasını hiçe saymışız. Arzularımız için isteklerimiz için egolarımız için savaşırken barışı huzuru unutur hale gelmişiz. Nedir ki bizim bu dünyayla derdimiz. Varoluşumuzu sağlayan, bize can veren, gerçeklik dünyasının halkalarını oluşturan dünya ve içinde barındırdığı her canlıya yaptığımız bu büyük saygısızlık nedendir? Kendimizi dünyaya dahi hakim olmaya çalışırken aslında savrulup gidiyoruz bu dünyadan, her birimiz dünya üzerinde herhangi sıradan biri olduğumuzu düşünürken kendimizi toz kadar değersiz görürken, tozun dahi bu dünyada ne kadar değerli olduğunu anımsayamayışımız pek acı. Bize annemize babamıza saygı duymayı öğrettiler bizi dünyaya getirdiği için ama dünyaya, doğaya, canlının kendisine saygı duymayı öğretmediler. O kadar boyandı ki gözlerimiz materyallerle kendimize apayrı bir dünya oluşturduk bir hiçlik dünyası. Varlık dünyası varken neden hiçlik dünyası oluşturmayı seçtik oysa ki varlık dünyasında daha değerli daha özeliz. Hepimiz hemen her gün dış görünüşümüzün köleleri oluyor ve yeni şeyler almak takınmak daha daha olmak için uğraşıyoruz. Oysa asıl olan bu dünyaya verilmiş olan bir can ve ona sadece yoldaşlık eden bir bedendir. Bedenlerimiz ruhumuzu yaratıyor gibi davranmamız neden? Sıkışıp kaldığımız bu dünyada insanların hemen hepsi değersizlikten, yetersizlikten ve amaçsızlıktan yakınırken asıl varoluş sebebini anımsayamıyor. Hepimizin bir zincirin halkaları olduğumuzu bir halka olmadıkça diğer halkanın eksik yarım kalacağını anımsayamıyor çünkü yaşadığımız dünya bize sevmeyi değil kini, vermeyi değil sahiplenmeyi öğretti. Kendimizi her şeye sahip gördük. Eşyalara, insanlara, canlılara ve her şey bizim için varmışçasına tüm dünyayı sömürmeye kalktık. Oysa gerçek insanlığın tanımına baktığımızda onlar her canlıya saygı duyanlardır. Kendilerine yetecek kadarını alıp gerisini doğaya bırakanlar, paylaşım, bütünlük ve huzur içinde yaşayan insanlardır. Kendi yarattığımız mallar içerisinde yoksulluk hatta açlık buna dayalı ölümler yaşadık bu dünyada, oysa herkesin ihtiyacı kadarı vardı, her insanın payı bu doğada saklıydı. Kendi bulduğumuz taşlara önem verip ona değerler yükledik, parayı icat ettik paranın kölesi olduk, doğada bulunan taşları bulduk onların kölesi olduk icat ettiğimiz paranın hepsini aslında doğada bedava bulunan bize güzellik için bahşedişmiş o taşlara verdik. Her şeye maddesel bir anlam yükledik ve her şeyi sahiplendik. Dil’i yarattık iletişim aracı olduğunu savunduk ama yalan için, iftira için, çıkarlarımız için kullandık. Neden şarkı söylemek, bilgeliği ifade etmek, güzel sözler söylemek için kullanmadık. Gerçek insanlar telepati yoluyla iletişim kuruyorlar ve bu nedenle yalana, kine gerek kalmıyor. Çocuğa yaptığı yanlış davranışın yahut düşüncenin olmaması gerektiğini ve bu düşüncenin farkında olduklarını iletiyorlar. Çocuk paylaşmayı öğreniyor, sahiplenmemeyi. Gerçek insanlar hiçbir maddeyi sahiplenmezler. Ne kendilerine ait bir kıyafetleri ne takı tokaları ne de değerli mücevherleri vardır. Onların tek mücevherleri içinde en kıymetli taşlardan bile daha değerli daha güzel niyet taşıyan kalpleridir çünkü , “ Kan ve kemik tüm insanlarda bulunur önemli olan yürek ve niyettir.’’ Maddesellikten uzaklaştığımızda kıskançlıktan da uzaklaşıyoruz, düşüncelerimiz herkes tarafından bilindiğinde iftiradan nefretten de uzaklaşıyoruz. Yarattığımız her şeyin kölesi olmuşuz meğer gerçek sandığımız bu dünyada. Son zamanlarda “ Bir simülasyonda yaşıyoruz.’’ İfadeleri sıkça yer alıyor hayatımızda ve farkında varıyoruz ki aslında hiç farkında olmadan doğru bir şey söylemişiz. Biz bir simülasyondayız, gerçek hayatla evrenle doğayla hiçbir ilgisi olmayan robotlar haline dönüşmüşüz. Bir canımız, bir ruhumuz, içinde bilgelikle beslenen düşüncelerimiz ve niyetlerimiz olduğunun farkında değiliz. Kendimizi bu dünyanın telaşına kaptırıp gidiyoruz bu dünyadan. Ne doğduğumuzda huzurluyuz ne de öldüğümüzde, oysa yaşam ve ölüm bizlerin elindedir. Şifacı da bizim içimizdedir. Her insanı doktoru kendisidir derler ya tam olarak öyle bir şey işte. İnandığımız şey olur, inandığımız şeye dönüşürüz. Düşüncelerimiz o kadar güçlüdür ki onları kontrol ettiğimiz zaman istediğimiz her şeyi başarırız. Bu nedenle seçimlerini daime bilgelikle yap çünkü istediğin şey eline geçebilir. Bizim deyişimizle çekim yasası gibi bir şey bu. Neyi düşünürsek onu çekeriz neyi istersek onu gerçekleştiririz. Bu sebeple gerçek insanlar kendi ölümlerini kendileri belirler ve bu bilgelikle huzur içinde idealar, düşler dünyasına ebedi bir yolculuk yapabilirler. Düz bir toprağın üzerine uzanır ve kendi ölümlerini idealar vasıtasıyla gerçekleştirirler. İçsel huzura kavuşmak o kadar önemlidir ki onlar için huzursuzluk denen pişmanlık, hata denen şey var olmamıştır bile. “ Kendimi bağışlamayı, yargılamamayı, ama geçmişten ders almayı öğrenmem gerekiyordu. Bana kabul etmeyi, içten olmayı ve başkalarının da aynını yapabilmesi için kendimi sevmeyi öğrettiler.’’ Kitapta yer alan bu sözler aslında bizlere gerçekliğin, gerçek duygularını tasvirini yüreğimizde bir yerde yaptırıyor. Ruhumuzla gerçekleştirdiğimiz bu yolculuk bize önemli ölçüde bilgelik kazandırıyor. H er insanın kazanması ve nihai bir amaca, sona ulaşması için gerekli olan şey de işte budur. Bizler savaşarak, kan dökerek insanları öldürerek, ölerek nihai bir amaca ulaştığımızı sanıyoruz. Bir şeyler için savaştığımızda kendimizi en üstün mertebelere layık görüyoruz oysaki gerçek insanlarda savaş denen şey olmaz, olamaz. İnsanın bir cana kıyması olası değildir. Onlar doğadaki her cana saygıyla yaklaşırlar. Yemeklerini doğadan yer fakat kalanlarını geri doğaya bahşederler yeni canlar vermesi çoğalması için oysa biz birbirimizi bile katlederek güzellikten iyilikten barıştan bahsediyoruz. Akıl işi midir bunlara bu toplumda inanmak? ‘Savaşta ahlak yoktur, ’ dediler. Ama yamyamlar asla bir günde yiyebileceklerinden fazlasını öldürmezler. Sizin savaşlarınızda, birkaç dakika içinde binlerce kişi ölüyor. Belki de sizin komutanlarınıza savaşın beş dakika sürmesi için anlaşmaları konusunda bir öneride bulunmak yerinde olur. Böylece tüm analar babalar savaş alanına gelirler, çocuklarından geri kalan parçaları alır, eve götürüp gömerler. Ondan sonra bir beş dakika daha savaşıp savaşmamak söz konusu olursa, eminim savaşlar biter. Baştan aşağı anlamsız olan bir olaydan anlam çıkarmak çok güç .’’ İşte bizim gerçeklik olarak özgürlük adına savaştığımız, savaşmayı kıymetli bulduğumuz şey budur. Biz gerçekten insan mıyız yoksa insan sıfatına bürünmüş ne yaptığını bilmeyen ve uzaktan kumandayla kontrol edilen birer robot muyuz? Kendi insanlığınıza(!) , doğru bulduğunuz değerlere dönün bir de buradan bakın istedim. Özgür Doğa Terdi
Bir Çift YürekMarlo Morgan · Klan Yayınları · 201927,5bin okunma
·
229 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.