Puan vermedi·120 syf.··Beğendi
···Okunma: 16 Aralık 2021 01:41 "Savaşı icat eden görmesin cennet!"
Bu söz bu kitabı özetler nitelikte. Sadece cephede süren bir şey değildir savaş, savaşın değiştirdiği, dönüştürdüğü bir geleceği de içine alan insanın dışarıda bırakılmasının tamamını kapsayan çürümüş bir olgudur savaş. Tarih, savaş imajlarının çığlıklarıyla doludur! Bunca acının ortaya çıkmasına zemin hazırlayan şey ise faşizmin ta kendisidir.
Bachmann; "Faşizm iki insan arasındaki ilişkide başlar," derken çok haklıydı. Çünkü faşizm sadece büyük kitle hareketlerinin eyleme geçmesinden sonra varlığını gösteren bir ideoloji değildir, aksine yaşamın içindeki küçük farklardan beslenerek aptal zihinlerde kuluçkaya yatmasıyla büyüyen, canavarlaşan bir yok etme düşüncesidir.
Her ne kadar kabullenmesek de her birimizin içinde birer faşist yatar çünkü insan kendi düşüncesinin dışında kalan şeyin düşmanıdır. Bunun üzerinde incelemelerde bulunan Weil, "Ne alıkoyuyor bizi, karışımızdakinin gözlerini çıkarmaktan!" diye başlamıştı denemesine. Bu kitaptaki baş kahramanımızın içine düştüğü durum bunu açıklar nitelikte bence: kapıların dışında bırakılmak! Dışlanmışlık, dışarıda bırakılmak. İnsan ancak elinden gücü alınıp da düşkün duruma düştüğü zaman yani temelinde yatan korkuyla yüzleşince ona elindeki gücü kullanmaya engel teşkil edecek düşüncesi yerleşir. Yoksa elinde yapma yetkisi, gücü bulunan insan bir şekilde karşısındakinin gözünü çıkarıyor! Bu basit bir tanımlama ya da kısır bir bakış açısı gibi gelebilir tabi bunu sadece fiziksel bir eyleme sıkıştırırsak ama olay sadece ondan ibaret değil. İnsanın acımasızlığı bu noktada ortada çıkar, yapabiliyorum, yapmaktan neden eksik kalayım düşüncesinde. Yoksa insanı çok masum bir varlık gibi görmeye bizi duygularımız mı yöneltiyor aksi halde yeryüzünde bu kadar kötülüğün olmasının başka bir açıklaması olması gerekirdi.
Bu kitap biraz da, Gecenin Sonuna Yolculuk, kitabına benzer izler taşıyor. İki kitapta da antimilitarizmi kara mizah tarzıyla işliyorlar. Tabi bu özelliğinden dolayı haliyle çeşitli sansür ve baskılara maruz kalıyor kitap ilk çıktığı zamanlar, çünkü şimdi de olduğu gibi geçmişte de üniformanın gölgesinde yetişen nesillerin acınası kendi celladına hayranlığı söz konusuydu ve savaşın en ateşli yıllarında yayınlanmaya çalışılması onlar için büyük bir sorun oluşturuyordu. Belki bir Berthold Brecht kadar ses getirmemesi de yazarın çok erken yaşta savaşta yaralanması sonucu hastalık kaparak ölmesiyle ilgiliydi.
Spinoza, "Savaşın efendileri kana doyduktan sonra konuşalım," diyordu. Aslında savaş hakkında konuşulacak o kadar çok şey var ki bunun hakkında ne kadar konuşursak konuşalım eksik konuşmuş ve savaştaki masumların onurlarına leke düşürmekten başka bir şey yapmış olmayız. Özellikle böylesi kısır düşünen bir insan topluluğunda kime neyi anlatabilirsiniz ki! Basit bir tanımlamayla bizi bir arada tutan dinamikler zırvalıklardır ve bizleri bir arada tutmak için gereken çimentonun ta kendisidir. Bütün nefret ve kinlerini sığınmacılara boşaltan, kendi aptallıklarından kaynaklanan zedelenmiş bir bütünlüklerini bu şekilde onarabileceğine kendini inandırmış zavallı bir toplumdan başka bir şey olmamamız bunu kanıtlar nitelikte.
Hepimiz birer faşistiz, yeryüzünde en küçük bir kötülük silinip hafızalardan yok oluncaya kadar. Şu an ki duruşumuz kapının dışında çırpınan, içeride dönüşmeyi dört gözle bekleyen bir canavarı arzulamaktan başka bir şey değil...