gogol hiçbir zaman dostoyevski ya da tolstoy kadar bilinmese de, eleştiri ve alay söz konusu olduğunda akla gelen ilk isim odur. toplum ve insan ilişkileri içerisindeki acınası durumlar üzerine gözlemlerini tiksinti, alay dolu bir dille aktarmıştır. bu rastgele yazıda sadece “bir delinin hatıra defteri” adlı ‘oyunu’ yorumlayacağım, hatta sadece popriçin karakterini desek daha doğru olur. popriçin karakteri sadece bir karakterden ibaret değildir aslında, aynı zamanda bir ideolojiyi temsil eder bu hikayede. var olan sisteme, toplum etiket ve algılarına karşı çıkıştır bir nevi. toplumdaki ünvanlar, çıkar ilişkileri, burjuvaların abartı ve sahte yaşamlarını kabul edemez, tiksinir onlardan, alaya alır onları. hikaye boyunca kendini hiçbir yere, sıfata ait hissedemez, kendini 7.dereceden memur olarak kabul edemeyip toplumda kendini bir yere koyamamanın verdiği eksiklik duygusuyla savaşır. genel müdürün kızından hoşlanmaya başladığında var olan eksiklik duygusu daha da artar. işler tamda burda başlar aslında, popriçin köpeklerin konuştuklarına, mektuplaştıklarına inanır, niyeti bu mektupları ele geçirerek sophie hakkında bilgi toplamaktır. paranoyasının ilk filizlenmeye başladığı yerde burasıdır zaten. köpeklerin mektuplarına ulaştığında ise gerçeklerle yüzleşir, sophie’nin bir başkasına aşık olduğunu öğrenir ve kendini kıyaslamaya başlar, toplumdaki ünvanları, düzeni sorgulaması hat safhaya çıkar. aslında popriçin ‘çok düşünme, delirirsin’ sözünün de örneğidir. sophie’ye toplum algılarına göre layık olmadığı ve eksik hissettiği için kendini önemli biri olarak görmek, hissetmek, layık olmak istemiştir. aslında toplum etiketlemelerine, düzene ve her şeyin altındaki sahteliğe ne kadar karşı olsa tiksinse de, bir tarafı onlardan biri olmak istemiştir. ego ideali ve olduğu kişi arasındaki farkı kabullenememiştir, bu yüzdendir kendine ve etrafa olan tiksinti ve öfkesi. ego ideali ve kendisi arasındaki fark onu narsistliğe de istmiştir aynı zamanda, ego idealine göre kafasında yarattığı imgeye tapmaktadır ve bunun esiri olmuştur. gazetelerde ispanyol kralının kaybolduğunu okuduğu zaman da fırsat ayağına gelmiş, ispanyol kralı oluvermiştir. kendini değerli hissetmek, hissettiği aşağılık duygusundan kurtulabilmek için geliştirdiği bir savunma mekanizmasıdır. bu şekilde ego idealine ulaşacak, kendini önemli ve değerli hissedecektir. basit, niteliksiz sıradan bir memur olan benliğini hiçe sayıp ego idealinde yarattığı imgeye layık soylu bir kraldır o artık. en sonunda akıl hastanesine kapatılır fakat elbette bunun farkında değildir; akıl hastanesini saray, doktorlar ve diğer hastaları ise halkı ya da hizmetkarı zannetmektedir. onu, kabul etmek istemediği gerçeklikle yüzleştirecek tüm somut ya da soyut kanıtları ya göz ardı etmektedir ya da kılıfına uydurmaktadır. örneğin; akıl hastanesinde sırtından kampçılanması, suratına kovalarca soğuk su vurulmasına rağmen bu durumun ‘eski bir ispanyol geleneği’ olduğu durumuna kendini inandırmıştır. aslında ortada ne köpekler vardır, ne mektuplar, ne de saray. popriçin’le beraber onu okurken biz de gerçeklik algımızı yitirmişizdir. popriçin’in toplumun ve her şeyin sahte olduğu düşüncesi ise tek gerçektir. toplum, her şey trajikomik bir biçimde basit ve aptal bir yalandan ibarettir. doğar doğmaz basarız çığlığı, bu koca ahmaklar sahnesine nerden geldim diye.