“Göründüğüm gibiyim: Sade, yaldızsız bir adamım.”
Her şeyden önce incelememde paylaştığım bilgileri Henri Troyat’ın “Dostoyevski” biyografisinden edindiğimi belirtmek istiyorum.
7. derece bir memur olan Yakov Petroviç Golyadkin, dürüst, namuslu, alçakgönüllü iyi niyetli bir adamcağızdır. Bir gün yeni bir memur gelir ve bu durum işleri birazcık karıştırır. Gelen kişi Yakov Petroviç Golyadkin’in tıpkısının aynısıdır. Lakin alaycı, kötü, utanmaz, hilebaz bir şarlatandır. Yani ötekidir!
Dostoyevski’nin, İnsancıklar’ın basılmasını beklemeden yazmaya başladığı bir eserdir Öteki. 1846’da yayınlanmıştır; ikinci kitabıdır. Daha sonraları Dostoyevski bu eserinden “İtiraf” diye söz edecektir.
Henri Troyat “Evet, Golyadkin’in onuru kırılmış halde dönüşleri, onun dönüşleridir; balonun göz kamaştıran gösterişlerinden sonra karanlık odasına kavuşunca Golyadkin’in hafiflemesi, onun hafiflemesidir: Genç dilber Klara Olsufyevna’nın önünde Golyadkin’in duyduğu yürek daralmaları, onun Seniavana ya da Bayan Panayeva karşısında duyduklarının tıpkısıdır.” Diye yazar biyografisinde. Ve devamında:
“Bir yanda alçak gönüllü, üzgün, hiç yoktan öfkelenen, gerçek Fyodor Mihayloviç; öbür yanda, başarının şımarttığı, belini doğrultmuş gösteriş budalası, yerli yersiz saldırışlar yapan Fyodor Mihayloviç.” Diyerek Golyadkin’in Dostoyevski’nin ta kendisi olduğunu gösterir. Ve tabi ötekinin de!
Roman ya da öykülerde geçen hummalı sayıklamalar, hayal-gerçek çatışmaları, psikolojik sorunlar, hastalıklar ve hatta dehşete düşüren olaylar her zaman ilgimi çekmeyi başarmış ve beni esere bağlamıştır. Bilhassa dehşet unsuru yüreğimin kapılarını sonuna kadar açar kitaba. Bu kitaptaki kişilik bölünmesi ile de eseri severek ve ilgiyle okudum. Henüz büyük usta yazar yoktur karşımızda. Lakin başladığım bu serüveni Dostoyevski’ye asıl başarısını kazandıran büyük eserlerine, başyapıtlarına doğru yaptığım keyifli bir yolculuk; bu eseri de bir basamak olarak görüyorum ben. Ve başarılı da buluyorum. Suç ve Ceza’yı, Karamazov Kardeşler’i tekrar okuyacağım zamanı iple çekiyorum.
Gelelim tatsız konulara; yani eserin ortaya çıkış sürecine. Tatsız diyorum; çünkü ne yazık ki severek okuduğum bu esere Gogol’ün gölgesi düşmüştür.
Bir mektubunda “Golyadkin çok iyi yoldadır. Bu benim başyapıtım olacak.” Diye yazar kardeşine Dostoyevski. Çok heyecanlı ve umutludur. Belki de ünlü eleştirmen Belinski’nin İnsancıklar’a yağdırdığı övgüler onun kendisi için beklentisini artırmıştır. Lakin beklediği gibi olmaz; kitabın çıkışıyla birlikte bu heyecanların yerini üzüntü, kızgınlık ve hayal kırıklığı alır. Yergiler o kadar serttir ki çok sevdiği Golyadkin’den soğuduğunu yazar bir mektubunda yazar. Ve kırılan benim kalbim olur! Çok sevdiğim yazarın bu üzüntülerine benim de içim parçalanır ne yazık ki. Geçmişe yolculuk yaparak onun gelecekte çok büyük bir yazar olduğunu, eserlerinin dünya klasikleri arasında yer aldığını söyleyip yüreğine su serpebilmeyi, dahası övgüler yağdırabilmeyi çok isterdim. Lakin bir mucizeyle geçmişe gidebilsem bile Dostoyevski ile aynı dili konuşmadığımız için anlaşamayacağımız da bir gerçek.
Eserin üzerine düşen Gogol gölgesine gelirsek ne yazık ki Dostoyevski, yazarın etkisinde biraz fazla kalmıştır. Gogol’ün “Burun” adlı yapıtından -ben okumadığım için bir karşılaştırma yapamıyorum- fazlasıyla esinlenerek yazdığı eseri yergilerin de hedefi olmuştur. Öteki’de, belki esin kaynağı olan esere bir selam göndermek amacıyla kullandığı “Burun buruna gelmek, burnunun ucunu görmemek, her işe burnunu sokmak, burnunun ucunu göstermek” gibi deyimlerin bolluğu bu konuda biraz aşırıya kaçtığının göstergesi olsa gerek. Yazar ikinci baskısını düzeltirken burunla ilgili kısımların birçoğunu çıkarmak zorunda kalır. “Burun” adlı yapıtın ikinci bölümünün başlangıç cümleleriyle Öteki’nin başlangıç cümleleri de bu esine birer örnektir.
Aksakov “Bütün Rusya Gogol’ü tanır, yapıtlarını hemen hemen ezbere bilir. Böyleyken Dostoyevski, Gogol’ün tümcelerini olduğu gibi aktarıyor ve kendine mal ediyor. Büyük sanatçının, hayranlığa değer giysilerinden parçalar aşırıp kendisine bir takım yaptırıyor ve kamu karşısına yiğitçe çıkıyor.” Diye yazar eleştirisinde. Dostoyevski’nin bu satırları okuduktan sonra içine girdiği ruh halini, hislerini düşünüyorum da üzülmekten alıkoyamıyorum kendimi. Lakin çektiği acıların, sıkıntıların sonunda usta bir yazar olmayı başarmıştır. Belki de sonuç hayallerinin bile ötesine geçmiştir.
Dostoyevski’ye büyük bir saygı besliyor olmakla birlikte onu her daim hayranlıkla anıyorum. Ona, karakterine ve hayatına dair duyduğum büyük merakın eserlerine paralel olarak okuduğum biyografi kitaplarıyla birlikte yatışacağını düşünüyorum.
Bu eser benim için yazarın attığı ilk adımlar! Ve ilk adımlar değerlidir! Yazar bir mektubunda kardeşine “Sadece halkın beklediğini verememiş bulunmam, çok yetkin olabilecek bir yapıtı harcamış olmam düşüncesi, tüm anlamıyla öldürüyor beni.” Diye yazar. Böylesi büyük bir yazarın zamanında aldığı eleştirilerle yandıktan sonra küllerinden yeniden nasıl doğduğunu -adım adım- görebileceğim bir serüven bu benim için. Bu eserini de severek okudum ve size de tavsiye ederim. Ayrıca Dostoyevski’nin esin kaynağı olan Gogol eserlerine başlamak için de sabırsızlık duyduğumu söylemeliyim.
Son söz olarak kitaptan inciler:
“İmalı sözlerden de hoşlanmam. İki yüzlülüğe tenezzül etmem; iftiradan, dedikodudan tiksinirim. Maskeyi ancak maskeli balolara gittiğim zaman kullanırım, başka zamanlar yüzüm açıktır; olduğum gibiyim…”
“Derler ki; av iyi avcının ayağına gelir. Bunu kabul ederim. Yalnız bizim durumda avcı kim, av kim?..”
“Zamanımızda maskeli gezen insan öyle çok ki… Maskenin altında ne olduğunu anlamak pek zor…”