10/10
·248 syf.··
Beğendi
·
2022 23. kitabı
·
7 saatte okudu
·
Okunma: 04 Şubat 2022 19:15
"Hiçbir şey sadece tek bir şey değildi." (Deniz Feneri'nden) ---------- Virginia Woolf, "Aşağı yukarı Aralık 1910'da insan doğası değişti," der, çünkü Büyük Britanya'nın süper güç olduğu ama öte yandan katı ahlak anlayışıyla anılan Victoria Dönemi sonlanmış ve modern çağ başlamıştır. Bu yeni çağa yeni roman gerektiğini düşünen yazarlardan birisi Virginia Woolf'tur. Woolf, geleneksel gerçekçileri sıkı bir şekilde eleştirerek işe başlar. Onlara göre tek bir gerçek vardır ancak Woolf, gerçeğin her insana göre değiştiğini söyler ve bunu anlatmanın yolu, kahramanların ne yaptıklarını kronolojik bir çizgide yüzeysel şekilde anlatmaktan geçmediğini, bilakis, kahramanların zihinlerinden geçen karmaşık duygularını, düşüncelerini, hayallerini, anlık izlenimlerini saptamaya çalışmaktan geçtiğini ifade eder. Çünkü gerçek, sanılanın aksine oldukça karmaşıktır ve yazarın görevi, kendini her şeyin hakimi gibi konumlandırmadan kahramanlarının zihinlerine delikler açarak okurların buradan onlara bakmalarını sağlamaktır. Virginia Woolf'un bu amaç doğrultusunda Jacob'un Odası ve Mrs. Dalloway'i yazdıktan sonra, pek çok insan tarafından en iyi romanı olarak nitelenen Deniz Feneri'ni 1927'de kaleme alır. Eşi Leonard Woolf, eseri, ruhbilimsel bir şiir olarak tanımlarken Mina Urgan, yazarın çocukluk anılarına dayanarak anne ve babasını anlattığı için onun otobiyografık sayılabilecek tek kitabı olduğunu söyler. Yazmaktan çok keyif aldığını söylediği bu kitabının amacını ise Virginia Woolf, annesinin ve babasının kişiliğini tam olarak vermek, St. Ives'taki çocukluk günlerini, yaşamı ve ölümü anlatmak olarak belirtir. Buna karşın Woolf, romanına mekan olarak St. Ives'ı değil, İskoçya açıklarındaki adalarından birini seçer. Bununla birlikte, Woolf, kitabın temel simgesi olan deniz fenerini, St. Ives'ta, çocukluğunda kendisini oldukça etkilediğini söylediği deniz fenerini düşünerek kurgulamış olmalı. Yine, romanda ailenin küçük çocuğu James'in en büyük hayalinin deniz fenerine gitmek olduğunu konusu, Woolf'un küçük kardeşi Adrian'ın en büyük hayal kırıklıklarından biri olan, deniz fenerine gidememekten gelir. Romanın en önemli simgesi olan deniz feneri hakkında farklı yorumlar yapılmış, bunlardan iki tanesi şu şekilde: Elizabeth Drew'a göre, "yaşam ve zaman denizinin ortasında, karanlıkları aydınlatmak için insanlarca gösterilen çabanın simgesidir deniz feneri." Joan Bennett'a göre ise, "fenerin yanıp sönen ışığı, insan yaşamında birbirini hızla izleyen sevinçlerle acıların, insan ilişkilerinde aydınlık ve karanlık anların bir simgesidir." Yine Joan Bennett'a göre fenerle ilgili diğer husus, bölümlerin uzunluğunun bir deniz fenerinin ışığına göre dizayn edilmiş olma olasılığıdır ki, bu yorum çok hoşuma gitti. Deniz Fenerinin neyi simgelediği üzerine pek çok yorumun yapılabileceğini söyleyen Mina Urgan, pek çok okura göre ise ilk akla gelenin haklı olarak, deniz fenerinin, ailenin birleştirici gücü olan Mrs. Ramsay'i simgelediğidir. Benim de ilk aklıma gelen bu, sonuncu yorum oldu. Roman çoğunlukla bilinç akımı tekniği ile yazılmış, bu nedenle olaylardan ziyade, kahramanların zihinlerinden geçenleri okuyoruz. Buna karşın ilk bölümde, ailenin küçük çocuğu James'in deniz fenerine gitmek istediğini, ancak babasının bunu, havanın bozuk olması nedeniyle kati suretle reddettiğini, annesinin ise havanın açabileceğini söyleyerek ona umut vermesini görüyoruz. Bu olay üzerinden yazarın, babasının sadece varlığı ile bile çocukları üzerinde kurduğu yoğun baskıyı, Mr. Ramsay karakterine yansıtmasına şahit oluyoruz. Virginia Woolf, babasından o kadar hazzetmiyor ki, o öldükten seneler sonra bile onu kötü yad eder, ve "Doksan altı yaşında olabilirdi şimdi... Şükür ki, olamadı. Onun yaşamı, benimkini tümüyle bitirdi. Ne olurdu... Yazı yazmak yok, kitaplar yok," yazar güncesine lakin gerek eşi gerekse bazı kardeşleri, Virginia'nın bu tavrını aşırı hatta haksız ve zalimce bulurlar. Çünkü, Leslie Stephen, enteleektüel, başarılı ve dönemin diğer babalarına kıyasla çocuklarına baskı yapmayan, kız çocuklarının evdeki kitapları okumasına, yazmasına karışmayan ve bir agnostik olması nedeniyle, onlara dinsel baskı da hiç yapmayan bir insandır. Buna rağmen Virginia'nın babası karşısında kendisini son derece baskılanmış hissetmesinin nedeni, herhalde babasının sayılan başarıları ve güçlü bir kişilik olması olmalı. Zaten, bir evladın bilhassa babası karşısında böyle bir duygu durumunda bulunması için illa görünür, herkes tarafından anlaşılabilir nesnel bir koşulun şart olmadığını düşünüyorum; gerek ailemiz gerekse başkalarının üzerimizde etkilerini belirleyen baş koşul, bizim bunlara karşı kendimizi nasıl konumlandırdığımızdır. Ayrıca, Virginia'nın babasıyla olan bu ilişkisi, bana, Franz Kafka'nın babasıyla ilişkisini anımsattı. Yine, Virginia Woolf'u temsil etmesi nedeniyle romanın önemli karakterlerinden olan Lily Briscoe'nun, romanın son bölümünde, Mr. Ramsay ile baş başa kaldığı ve Mr. Ramsay'in karşısında adeta dilinin tutulup, hiçbir şey söyleyemediği ve o gittikten sonra da pişmanlık duyup üzüldüğü anlar, Virginia'nın babasıyla ilişkisine ışık tutacak satırlar olabilir; ve Mr. Ramsay ne zaman ki, çocukları ile deniz fenerine giderler, Lily de bir an için huzurlu bir ortam bulup, seneler süren resmini bitirir ama bunun için aslında onun, romanda çoğunlukla herkese olumlu etki yapan Mrs. Ramsay'in de gölgesinden, olumlu da olsa bu gölgesinden azade olması gerekir. Mr. Ramsay, az önce bahsettiğim üzere fenere gitmenin imkanının olmadığını söylediğinde, küçük James'in aklından, yakınlarda bir bıçak olsa da onu babamın boğazına saplasam düşüncesi geçer ve aynı düşünce seneler sonra bu sefer, babası fenere gitmek için onları zorladığında geçer. Bu olay, bilhassa çocukken James'in duyduğu bu arzuyu belki de Oidipus kompleksiyle açıklayabiliriz ancak, ilerleyen yıllarda bu arzunun, aslında babasının kendisine bir koruma duvarı olarak ördüğü soğuk davranışlarının ardına geçme arzusuna evrildiğini söyleyebiliriz, ya da büyümüş James, küçük James'in arzusunu yeniden yorumlayarak vicdanını rahatlatıyor da olabilir. Mr. Ramsay ise dışarıdan soğuk, entelektüel bir yönü bulunsa da mesleki anlamda başarısız olmuş, yazdığı kitaba hiç ilgi duyulmamış biridir, ve karısına bir kere bile onu sevdiğini söylememiş bir eştir ama bunu bilen ve kendisinin hep yanında bulunan, ona ne kadar soğuk olsa da ilgi duyan Mrs. Ramsay'e de son derece bağımlı biridir. Öyle ki, bu bağımlılığı, eşi öldükten sonra da devam eder, ve başka bir kadından da yine böyle ilgi bekler, bunlardan biri de Lily'dir ama beklediği ilgiyi göremez. Bu açıdan ne kadar yer yer epey olumsuz bir kişilik gibi anlatılsa da, kendi içinde oldukça hassas ve dramatik bir karakterdir Mr. Ramsay. Her ne kadar romanın baş kişisi ve baş simgesinin odağı Mrs. Ramsay olsa da, bence romanın önemli temaları, Lily ile dillenmiştir. Bunlardan bir tanesi, bir insanın diğer insanlar hakkında nasıl yargıya vardığı, insanlar arasındaki ilişkinin dile, sözcüklere bağının sanıldığı kadar güçlü mü olduğudur. Lily, bunun aksini düşünür ve hatta zaman zaman dilin, insanların ironik bir şekilde anlaşamamalarına neden olduğunu görür. Bunun aksine, derin ve anlamlı sessizliklere inanır ve bunlardan birini, son bölümde yaşar. Diğer husus, dönemin önemli yönlerinden olan akılcılık ve bilimsei düşünme anlayışının, insanın duyguları ve psikolojisi söz konusu olunca gereğinden çok fazla indirgemeci olduğu ve ilişkileri aslında oldukça soğuttuğudur. Öyle ki, sanki, bir insan üzgün olduğunu söylediğinde insanlar artık onun yanında sessizce oturmaktansa, ona hemen bu durumun bilimsel nedenini söylemek için yarışa giriyorlardır. Halbuki, üzgün insan, kendisinin analiz edilmesini değil, en başta yalnız olmadığını hissetmek istiyordur. Bir diğer tema ise, insanın geçiciliğidir, hatta bunu, "Ayakkabınızın ucuyla vurup fırlattığınız taş parçası bile Shakespeare'den çok yaşayacak," diyerek ifade eder. Bunu bilmesine rağmen Lily, yine de senelerce aynı resmi tamamlamak için uğraşır ve onu tamamlamak için lazım olan temel şeyin, Mrs. Ramsay nezdinde cisimleşen yaşamın özünün ne olduğunu bilmekten, en azından buna yaklaşmaktan geçtiğini fark eder, ve bunu kitabın sonunda "görüp" resmini tamamlar. Böylelikle, Virginia Woolf da, geleneksel gerçekçilerin bir zaman çizgisi üzerinde düzenli bir şekilde aktarılan olaylar dizisi manasına gelen roman anlayışını, insanın ve de yaşamın özüne, ruhuna getirmeyi başarır. --------- "Yaşam neden bu denli trajik? Neden bir uçurumun üstündeki küçük bir kaldırım şeridine benziyor? Aşağıya bakıyorum, başım dönüyor. Sonuna dek nasıl yürüyebileceğim diye merak ediyorum... Bir tarlanın ortasına konulan bir fener gibi, ışığım karanlığa boğuluyor... Mutsuzluk her yerde; tam kapının arkasında; ya da mutsuzluktan beter olan ahmaklık." - (25 Ekim 1920, günlüklerinden)
Edebiyat
Deniz FeneriVirginia Woolf · İletişim Yayınları · 20217,7bin okunma
··
97 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.