Gittikçe içimizdeki yoksulluğun maneviyatla zenginleşmesi ya da dışımızdaki zenginliği içimizdeki yoksulluktan daha değerli gördüğümüz bir hikaye.Sevdiği adamı Allah yolunda terk edebilecek kadar iman gücüne sahip,etrafındaki insanların değil kalbindeki inanca sonsuza kadar güvenen Sühaylanın hikayesi.Sahip olduklarına şükretmeyen,hırsla tutuşan,zenginliği somut varlık olarak gören Enginin hikayesi bu.Peki biz hangisiyiz?Ya da onlar gibi olabilir miyiz?
Bu sonu gelmez inanca mı,hırsla tutuşan gözlere mi yoksa içimizdeki cesarete mi güveniyoruz?Eşyanın,zamanın,mekanın teker teker manasını kaybetmesini mi izleyenlerdeniz yoksa?