Gönderi

Çokça yazım hatası olsa da...Eski basım sonuçta,malum takılanlar oluyor(:
''... “Derse saat 7:20’de başlıyorlar” diyor David Levin, Bronx KIPP Academy öğrencilerinden söz ederken. “7:55’e kadar hepsi düşünme becerileri dersine katılıyor. Her gün 90 dakika İngilizce dersi, 90 dakika da matematik dersi var; ancak sadece beşinci sınıfta matematik dersi günde iki saat. Haftada en az iki kez, birer saat, fen, sosyal bilgiler ve müzik dersleri ve buna ek olarak 1 saat 15 dakika orkestra çalışmanız var. Herkesin orkestra çalışması var. Dersler sabah 7:25’ten akşamüstü beşe kadar. Beşten sonra ev ödevi kulüpleri, okulda kalma cezası, spor takımları var. Sabah 7:25’ten akşam yediye kadar burada çocukları görebilirsiniz. Sıradan bir günü ele alırsanız, öğle yemeği ve molaları çıkardığınızda, çocuklarımız eğitime geleneksel devlet okullarındaki öğrencilerden yüzde 50 ila 60 daha fazla zaman harcıyor.” Levin okulun ana giriş salonunda dikiliyordu. Öğle yemeği saatiydi ve öğrenciler, hepsinin üzerinde KIPP Academy gömlekleri, düzenli sıralar halinde yürüyordu. Levin gömleği dışarıda olan bir kızı durdurdu. “Fırsatın olduğunda bana bir iyilik yap” dedi, gömleğini içe sokar gibi bir hareket yaparak. Sonra anlatmaya devam etti: “Cumartesileri dokuzdan bire kadar geliyorlar. Yazın sekizden ikiye kadar.” Yaz derken, Levin KIPP öğrencilerinin Temmuz’da okula fazladan üç hafta daha geldikleri gerçeğini kastediyordu. Sonuçta hepsi tam da Alexander’ın uzun yaz tatillerinde geri kaldıklarını saptamış olduğu türde düşük gelir düzeyinden gelen çocuklar; bu nedenle KIPP’in tavrı kesinlikle uzun yaz tatiline izin vermemek. “Başlangıçta zor” diye devam ediyor. “Gün bitene kadar yerlerinde duramıyorlar. Bunun bir bölümü sabır, bir bölümü motivasyon demek. Bir bölümü teşvik, ödül ve eğlence demek. Bir bölümü o eski moda iyi disiplin. Bunların hepsini bir araya getiriyorsunuz. Biz burada kararlılık ve soğukkanlılıktan çok söz ederiz. Çocuklar bu sözcüklerin ne anlama geldiğini iyi bilir.” Levin holden ilerleyip sekizinci sınıfların matematik dersine giriyor ve arkada sessizce dikiliyor. Aaron adlı bir öğrenci sınıfın önünde bütün KIPP öğrencilerinin her sabah yapmak zorunda olduğu düşünce becerileri alıştırmaları arasından bir problem çözmeye çalışıyor. 30’larında, atkuyruğu saçlı bir adam olan Frank Corcoran adlı öğretmen kenarda bir sandalyeye oturmuş, sadece ara sıra tartışmayı yönlendirmek için araya giriyor. Bu Amerikan sınıflarında her gün tekrarlanan türde bir sahneydi; tek bir farkla. Aaron en önde ayakta 20 dakikadır tek bir problem üzerinde çalışıyordu; belli bir metotla, dikkatle, sınıfın katılımıyla sadece yanıtı bulmaya çalışmıyordu, aynı zamanda yanıta ulaşmanın birden fazla yolu olup olmadığı sorusu üzerinde de çalışıyordu. Tanımsız eğim kavramını bütünüyle yeni baştan özenle çözmeye çalışan Renee oradaydı. “Bu ekstra süre daha rahat bir atmosfere olanak tanıyor” dedi Corcoran dersten sonra. “Matematik eğitiminde sorunun ya batarsın ya çıkarsın yaklaşımı olduğunu fark ettim. Her şey çok hızlı ve ödüllendirilen hep yanıta ilk ulaşan çocuklar oluyor. Bu nedenle, matematikte başarılı olabilen ve olamayan insanlar vardır gibi bir duygu ortaya çıkıyor. Bence süreyi uzatmak bir öğretmen olarak size bir şeyleri açıklama şansı veriyor; öğrencilere ise oturup olup biten her şeyi özümseyecek – tekrar gözden geçirecek, bir şeyleri daha yavaş bir tempoda yapabilecek zamanı– sağlıyor. Bu, mantığa aykırı görünüyor, ancak bir şeyleri daha yavaş bir tempoda yaptığımızda daha fazlasını başarırız. Kazanılanlar çok daha kalıcı olur, konu daha iyi anlaşılır. Bu benim de biraz gevşememi, daha rahat olmamı sağlıyor. Oyuna ayıracak zamanımız oluyor. Çocuklar diledikleri soruyu sorabiliyor ve eğer ben bir şey açıklıyorsam acele etmem gerekmiyor. Konuyu başa alabiliyorum ve zaman baskısı hissetmiyorum.” Ekstra süre Corcoran’a matematiği anlamlı kılma şansı verdi: Öğrencilerinin çaba ile ödül arasındaki belirgin ilişkiyi görmelerini sağlama şansı. Corcoran’ın öğrencileri için birinci sınıf bir başarı kanıtı olarak, sınıfın duvarlarında New York State Regents sınavından alınmış düzinelerce sertifika vardı. “Bu sınıfta bir kız vardı” dedi Corcoran. “Beşinci sınıftayken matematikte korkunç bir öğrenciydi. Her Cumartesi hataları düzeltmek ve eksikleri takviye etmek için yaptığımız derslerde ağlardı. Kocaman, kocaman gözyaşlarıyla.” Anımsadıkları Corcoran’ı bir parça duygusallaştırdı. Gözlerini indirdi. “Daha birkaç hafta önce bize bir e-posta gönderdi. Şimdi üniversitede. Muhasebe okuyor.” 5. Kaybedenleri kazananlara dönüştüren mucize okulun hikayesi, hiç kuşkusuz, çok tanıdık. Esin dolu kitapların ve duygusal Hollywood filmlerinin konusu. Ancak KIPP gibi yerlerin gerçeği bu kadar büyüleyici değil. Yüzde 50 ila 60 daha fazla eğitim süresinin ne anlama geldiğine ilişkin bir fikir sahibi olmak için bir KIPP öğrencisinin tipik bir gününe kulak verin. Öğrencinin adı Marita. Tek ebeveynli bir evde yaşayan ve kardeşi olmayan bir çocuk. Annesi hiç üniversiteye gitmemiş. İkisi Bronx’ta tek yatak odalı bir daireyi paylaşıyor. Annesi KIPP’in adını duyana kadar Marita evinden bir sokak ötede, dar görüşlü bir eğitim veren bir okula gidiyordu. “Ben dördüncü sınıftayken arkadaşlarımdan Tanya’yla birlikte KIPP’e başvurduk” diyor Marita. “Bayan Owens’ı anımsıyorum. Benimle o görüştü ve konuşma şeklinden durum gözüme o kadar zor göründü ki hapse giriyorum sandım. Neredeyse ağlamaya başlayacaktım. O ise kaydolmak istemiyorsan, kaydolmak zorunda değilsin, havasındaydı. Ama annem o sırada yanımda olduğu için kaydoldum.” Böylelikle yaşamı değişti. (Aşağıdakileri okurken Marita’nın 12 yaşında olduğunu aklınızdan çıkarmayın.) “Güne erken başlamak için sabah saat 5:45’te kalkıyorum” diyor. “Dişlerimi fırçalayıp duş alıyorum. Eğer geç kalırsam kahvaltımı okulda yapıyorum. Hazırlanmam uzadığı için çoğu kez azarlanıyorum. Otobüs durağında arkadaşlarım Diana ve Steven ile buluşuyorum ve birlikte ilk otobüse biniyoruz.” 5:45’te uyanmak KIPP öğrencileri arasında oldukça yaygın, özellikle de birçoğunun okula ulaşmak için yapmak zorunda olduğu uzun otobüs ve metro yolculukları düşünüldüğünde. Levin, bir keresinde, yedinci sınıfların 70 kişilik müzik dersine girdi ve öğrencilere kaçta uyandıklarını sorarak el kaldırmalarını istedi. Altıdan sonra uyandığını söyleyenler çok azdı. Dörtte üçü altıdan önce uyanıyordu. Ve neredeyse yarısı 5:30’dan önce uyandığını söyledi. Marita’nın bir sınıf arkadaşı, José adlı bir erkek çocuk, bazen sabah üçte ya da dörtte uyanıp geceden kalan ev ödevini bitirdiğini ve sonra “biraz daha uyuduğunu” söyledi. Marita şöyle devam ediyordu: Okuldan akşamüstü beşte çıkıyorum ve eğer etrafta oyalanmazsam eve beş buçuk civarında varıyorum. Anneme hızla merhaba dedikten sonra ev ödevlerimi yapmaya başlıyorum. Ve eğer o gün ev ödevim fazla değilse, iki üç saatimi alıyor ve akşam saat dokuz civarında bitirmiş oluyorum. Eğer denemelerimiz varsa on, on buçuk civarında bitiyor. Bazen annem akşam yemeği için mola vermemi istiyor. Ona ödevlerime devam edip bitirmek istediğimi söylüyorum, ama o yemek zorundasın diyor. Bu nedenle sekiz civarında bana yemek için mola verdiriyor ve sonra tekrar çalışmaya devam ediyorum. Sonra çoğu kez annem okuldan söz etmemi istiyor, ama acele etmem gerekiyor, çünkü on birde yatağa girmiş olmak zorundayım. Böylece her şeyimi hazır ediyor ve yatağa giriyorum. Anneme gün boyunca okulda olup biten her şeyi anlatıyorum ve tamamladığımda annem uyumak üzere oluyor; bu da büyük olasılıkla saat 11:50 civarı demek. Sonra uyuyoruz ve ertesi sabah her şey yeniden başlıyor. Aynı odada uyuyoruz. Ancak yatak odası büyük ve ikiye ayırabiliyorsunuz; yataklarımız odanın iki tarafında ayrı ayrı. Annemle ben çok yakınız. Durumlarının ne kadar alışılmadık olduğunu bilme şansından yoksun halleriyle çocuklara özgü o gerçekçi tarzda konuşuyordu. Ortaklığa girmeye çalışan bir avukat ya da uzmanlığını tamamlamaya çalışan bir hekim kadar zaman ve emek harcıyordu. Tek eksik, gözlerinin altındaki halkalar ve dumanı tüten bir fincan kahveydi; bir de hiç kuşkusuz o çok gençti. “Bazen yatmam gerektiği halde yatmıyorum” diye devam etti Marita. “Gece on iki civarında uyuyorum ve sonra ertesi gün öğleden sonra bu beni etkiliyor. Ve sınıfta içim geçiyor. Ama uyanmak zorundayım çünkü dersi dinlemem gerekiyor. Bir keresinde içimin geçtiğini anımsıyorum; öğretmen beni gördü ve ‘Dersten sonra seninle konuşabilir miyim?’ dedi. ‘Neden için geçmişti?’ diye sordu. Geç yattığımı söyledim. O da ‘Daha erken uyumalısın’ gibi bir şeyler söyledi.” 6. Marita’nın yaşamı 12 yaşındaki bir çocuğun tipik yaşamı değil. 12 yaşındaki bir çocuk için dileyebileceğimiz bir yaşam da değil. Çocukların oyun oynayacak, hayal kuracak ve uyuyacak zamana sahip olması gerektiğine inanmak hoşumuza gidiyor. Marita’nın sorumlulukları var. Ondan istenen şey Koreli pilotlardan istenen şeyle aynı. Yaptıkları şeyde başarılı olmak için kendi kimliklerinin bir parçasından vazgeçmek zorundaydılar, çünkü Kore kültüründe otoriteye duyulan derin saygı kokpitte kesinlikle işe yaramıyordu. Marita da aynı şeyi yapmak zorunda, çünkü ona sunulmuş olan kültürel miras, sahip olduğu koşullara uymuyor; orta ve üst düzey gelire sahip aileler hafta sonlarını ve yaz tatillerini çocuklarını daha da başarılı olmaya zorlamak için kullanırken durum başka türlü olamaz. İçinde bulunduğu topluluk ona gereksinimi olan şeyi vermiyor. O halde ne yapması gerekiyor? Akşamlarından, arkadaşlarından ve hafta sonlarından –eski dünyasının bütün o öğelerinden– vazgeçmek ve onların yerine KIPP’i koymak. İşte biraz yürek paralayıcı bir pasajla tekrar Marita: Beşinci sınıfa başladığımızda, eski okulumdan bir kızla görüşmeye devam ediyordum ve her Cuma okuldan çıktıktan sonra onun evine gidip annem işten eve dönene kadar orada kalıyordum. Bu nedenle ev ödevlerimi de onların evinde yapıyordum. Onun hiç ev ödevi olmuyordu. Bana “Aman Tanrım, okulda çok vakit geçiriyorsun” derdi. Sonra KIPP’e gitmek istediğini söyledi, ama daha sonra KIPP çok zor olduğu için bu kez oraya gitmek istemediğini söyledi. “Herkes KIPP’in zor olduğunu söylüyor, ama bir kez alıştıktan sonra gerçekten zor değil” dedim. “Çünkü sen akıllısın” dedi. “Hayır, hepimiz akıllıyız” dedim. Hevesi çok kırıldı, çünkü beşe kadar okulda kalıyorduk ve çok ev ödevimiz oluyordu; ben de ona çok ev ödevi yapmanın sınıfta daha başarılı olmamıza yardım ettiğini söyledim. Bütün bunları dinlemek istemediğini söyledi. Artık bütün arkadaşlarım KIPP’ten. Bunlar bir çocuktan istenmeyecek kadar çok mu? Evet. Ancak bir de olayları Marita’nın perspektifinden düşünün. Okuluyla pazarlık etti. Sabah saat 5:45’te kalkacak, cumartesileri de okula gidecek ve gece on bire kadar ev ödevi yapacak. Buna karşılık KIPP onun gibi yoksulluğa mahkûm çocukları alıp onlara kurtulmaları için bir şans tanımayı vaat ediyor. Onların yüzde 84’ünü matematikte sınıflarının gerektirdiği düzeye ya da daha yukarısına taşıyacak. KIPP öğrencilerinin yüzde 90’ı Bronx’taki başıboş liselere gitmek zorunda kalmaktansa bu performans sayesinde özel ya da kiliseye bağlı liselerden burs alacaklar. Ve bu lise deneyimi sayesinde KIPP mezunlarının yüzde 80’inden fazlası üniversiteye gidecek; birçoğu da ailelerinde üniversiteye giden ilk kişi olacak. Bu nasıl kötü bir pazarlık olabilir ki? Outliers’ta öğrendiğimiz her şey başarının öngörülebilir bir rota izlediğini söylüyor. Başarılı olanlar en parlak zekaya sahip olanlar değil. Eğer öyle olsaydı Chris Langan da Einstein’la aynı yerde olurdu. Başarı sadece kendi adımıza aldığımız kararların ve gösterdiğimiz çabaların toplamı da değil. Daha çok, bir armağan. Çizginin dışındakiler kendilerine fırsat verilenler ve bu fırsatları değerlendirecek güç ve soğukkanlılığa sahip olanlar. Ocak ayında doğan hokey ve futbol oyuncuları için bu yıldızlar karmasına girebilmekti. Beatles için, Hamburg’du. Bill Gates için, şans doğru zamanda doğmuş olmak ve ortaokulda kendisine bir bilgisayar terminalinin sunulmuş olmasıydı. Joe Flom ve Watchtell, Lipton, Rosen ve Katz kurucuları birden fazla şansa sahipti. Doğru zamanda, doğru anne babadan, doğru etnik altyapıyla doğmuşlardı ki bütün bunlar onlara şirketlerin el değiştirmesiyle ilgili yasalarda, bu konu hukuk dünyasında çok gözde bir çalışma alanı olana kadar, 20 yıl boyunca bol bol pratik yapma olanağı sağlamıştı. Ve Kore Havayolları’nın en sonunda her şeyi düzeltmek için yaptığı şey, pilotlarına kültürel miraslarının getirdiği sınırlamalardan kurtulma fırsatı sunmaktı. Burada alınacak ders çok basit. Ancak bu dersin ne kadar sıklıkla küçümseniyor olduğunu görmek çarpıcı. En iyi, en parlak, en kendi kendini yetiştirmiş mitlerine o kadar kapılıyoruz ki çizginin dışındakilerin topraktan doğal olarak fışkırdığını düşünüyoruz. Genç Bill Gates’e bakıyoruz ve dünyamızın bu 13 yaşındaki gence çok başarılı bir girişimci olma olanağını sunmuş olması bizi hayrete düşürüyor. Ancak alınacak ders bu değil. Dünyamızın tek yaptığı 1968’de 13 yaşındaki tek bir gence zaman paylaşımlı bir terminale sınırsız erişim olanağı sunmasıydı. Eğer bu olanak bir milyon gence sunulmuş olsaydı, bugün kaç Microsoft’umuz daha olurdu? Daha güzel bir dünya yaratmak için, bugün başarıyı belirleyen şanslı farklılık ve keyfi avantajların yerini, fırsat eşitliğinin egemen olduğu bir toplum almalı. Eğer Kanada yılın ikinci yarısında doğmuş olan çocuklar için ikinci bir hokey ligi kurmuş olsaydı, yetişkin hokey yıldızlarının sayısı da günümüzdekinin iki katı olurdu. Şimdi yeteneklerin her alanda ve her meslekte bu yolla filizlenebildiğini düşünün. Dünya yetindiğimizden çok daha zengin bir dünya olabilirdi. Marita’nın metrekarelerce oyun alanları ve pırıl pırıl tesisleri olan yepyeni bir okula gereksinimi yok. Dizüstü bilgisayara, daha küçük bir sınıfa, doktorası olan bir öğretmene ya da daha geniş bir daireye gereksinimi yok. Daha yüksek bir IQ’ya ya da Chris Langan’ınki kadar hızlı bir zihne gereksinimi yok. Hiç kuşkusuz, bütün bunlara sahip olmak hoş olurdu. Ancak bir şeyi atlıyorlar. Marita’nın sadece bir şansa gereksinimi vardı. Ve ona verilen şansa bakın! Biri çeltik tarlasından küçük bir parçayı alıp Güney Bronx’a getirdi ve Marita’ya anlamlı çalışma mucizesini açıkladı.
Sayfa 135
··2 alıntı·
1.056 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.