sabah ya da akşam fark etmez... saati bilirsin ya, açarsın pencereni ve gökyüzüne bakarsın... doyasına ama doyamadan bakarsız... karşı tepeden yavaşça yükselen ve arka tepeden hızlıca inmeye başlayan güneşi izlersin... sonra gözlerini kapatırsın, uçan kuşların ve rüzgarla sallanan dalların sesleri ninni gibi gelir sana... duygusalsın ya sevinçten bile gözlerin dolar... usulca yaşlar akmaya başlar... çünkü aklına kitaplarda okuduğun, başkalarından duyduğun, inandığın ama görmediklerin gelir... belki toprağın altında kalanlar, belki ta ötelerde; bilmediğin ama tahmin ettiğin yaşamlar... bir gün daha başladı dersin, sonra gece geldi, sonra da o başlayan gün bitti dersin... uykusuz, uykulu, düşsüz ya da düşlü saatler geldi geçti... yaşam böyle işte... uzun gibi görünür ama kısadır... fark etmeden sonuna gelmişsindir.... bu roman da işte öyle... önceki gün bitirdiğim ama hâlâ etkisinde kaldığım roman... ismini bile bilmediğim, her sayfayı çevirdiğimde bu kim diye merak ettiğim; kendi kendinin ardı sıra iz peşinde koşan bazen duran; bir sürgünün ya da bir kaçağın veya bir denizcinin ya da bir öğretmenin; bilmediği bir yerde, bir kış mevsiminde yaşadığı hayat... biraz acı, biraz tatlı ama şiir tadında bir roman... çok beğendim... şuan sizinle paylaşacağım enstrümantal müzik eşliğinde okudum....ludovico einaudi'den nuvole bianche.... sevgilerimle... iyi akşamlar....
youtube.com/watch?v=xyY4IZ3...