Puan vermedi·391 syf.····Okunma: 13 Nisan 2022 13:19 Evett..! Kitap bitti. Biten bir kitabın ardından bir insan ne kadar boşluğa düşebilirse, o kadar boşlukta hissediyorum.
Birisi "en sevdiğin kitap hangisi" diye sorarsa hiçbir zaman verecek cevap bulamam. Çünkü bir şeyin sürekli olarak insanın 'en sevdiği' olarak kalamayacağını düşünüyorum, ama kesinlikle "En sevdiğin kitap karakteri" hangisi diye sorulsa aklıma hep Martin Eden gelecek...
Kitabın bana kattıklarını her ne kadar spoiler vermeden anlatmam zor olsa da elimden geldiğince üstü kapalı bazı yerleri anlatmak istiyorum.
Öncelikle beni en çok etkileyen kısımdan bahsetmek istiyorum.
Brissenden'in Martin'e seni "gerçek pisliğe götüreyim" deyip 3 kuruşa bir işte çalışan, gerçek zeki ve entelektüellerin, yanına götürmesiydi...
Onun dışında kitapta, zaten hepimizin farkında olduğu, bildiği gerçekleri, üst sınıf insanların (üst sınıf dediğime bakmayın sadece maddi olarak üst sınıf) menfaatlerini ve aslında göründükleri gibi olmadığını kısaca hayatın gerçeklerini yüzümüze tokat gibi çarpıyor.
Eğitimsiz ve işçi sınıfından (fakir) olan Martin, kendi sınıfından olmayan burjuvazi kıza aşık olur. Bu kıza ve kızın bulunduğu sosyal sınıfa layık olmak için hayatını değiştirmeye karar verir. Aslında her şey bundan sonra başlıyor. Aşk uğruna ezilmeye ve dışlanmaya maruz kalan Martin, yazar olmaya karar verir ve zamanın çoğunu kütüphanede kitap okuyarak geçirmeye ve kendini geliştirmeye başlar, hatta 24 saat bile ona artık az gelmeye başlar. Neyse işte
Kimsenin ona inanmamasına rağmen (uğruna bu yola başvurduğu Ruth bile) Martin büyük bir tutkuyla yazmaya devam eder ve başına ne gelirse gelsin asla vazgeçmez.
Sonunda Martin verdiği emeklerinin karşılığını alır ve istediği üne ulaşır.
Geçmişte onu hor gören üst sınıfındaki insanların bile özendigi, takdir ettiği ünlü bir yazar olur.
Martin bu insanların arasına girdikçe onların samimiyetsizliklerini, saf olmayan sevgilerini ve aslında ne kadar göründükleri gibi olmadığını görmeye başlıyor ve hevesi kırılıyor.
Yani hedefine ulaştığında motivasyonunu ve heyecanını yitirmiş bir şekilde, geçmişinde daha çok mutlu olduğunu fark ediyor ve her şey Martin'e artık anlamsız gelmeye başlıyor.
Aslında kitaptan şunu çıkardım ben:
Martin'in beyni tıka basa bilgiyle dolu iken ruhu sevgiye aç kalıyor ve artık kimsenin sevgisine inanmayacağını anlıyor. Herkesin ona şöhreti için saygı duyup, seveceğini düşünüyor. Martini üzen nokta bu bence hayatına kim girerse girsin Martin'i Martin olduğu için sevmeyeceğini anlıyor ve katlanılmaz olanın bu olduğunu düşünüyor. Bence Martin'in sonunu getiren bu düşünce....
Martin artık Tanrının çılgın aşığı değil,
zekidir ve sorgulayıcıdır, zekası bu hayatı daha fazla sürdürmenin anlamsızlığı altında ezilmeye başlıyor
Burdan da Tolstoy'un "Anladım ki insan sevgiyle yaşar" sözüyle yazıma son noktayı koymak istiyorum.
Umarım güzelce ifade edebilmişimdir ve umarım bu yazdıklarımdan sonra birilerinde bu harika kitabı okuma hevesi uyandırırım.