Puan vermedi·430 syf.··
2022 4. kitabı
20. yüzyıl Özbek edebiyatının önemli yazarlarından Adil Yakubov’un Uluğbey’in Hazinesi adlı Türkistan edebiyatı klasiklerinden biri olan tarihi romanı esas itibariyle Uluğ Bey ve Ali Kuşçu’nun bilimsel faaliyetlerini anlatmaktadır. Yazar bu romanı Sovyetler Birliği döneminde yayımlanmış olması nedeniyle çevirisini yapmış olan D. Ahsen Batur yazar için dine sataşmanın moda olduğu bir dönemde onun da buna ayak uydurduğu yorumunu yapmaktadır. Roman iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde, Horasan ve Maveraünnehir’de yaşanan birtakım hadiselerden bahsedilmektedir. Timur’un oğulları arasında çıkan iktidar mücadelesi sonucu Mirza Uluğbey hâkimiyeti ele almışsa da din adamlarının kışkırtmalarıyla Uluğbey’in oğlu Abdullatif başkente doğru yürür. Bu gibi felaketlerin başına gelmesiyle Uluğbey’in arkadaşı ve öğrencisi Ali Kuşçu onun iktidardan çok bilgisinin yetkinliğini ilim-irfan için kullanması gerektiğini düşünür. Uluğbey ise Ali Kuşçu’yu çağırarak ona en değer verdiği hazinesi kırk yıllık saltanatı boyunca topladığı eserleri yani Cami-ul Ulum denen kütüphanesini ve yaptırdığı rasathaneyi korumasını ister. Romanda aslında Uluğbey aslında iktidarı oğlu Abdullatife bırakmak ister ama oğlunun kendisini ilimle uğraşma konusunda rahat bırakmayacağını düşünmektedir. Çünkü oğlunun kışkırtan şeyh Hamuş ve diğer din adamları ilim ile uğraşanları din düşmanı olarak ilan etmişlerdir. Bu nedenle yazarın Sovyet döneminde bu kitabı yayınlayabilmesi din ve din adamlarına karşı saf alınmış bir zamanın etkisini göstermektedir. Çünkü din adamlarını gerçek birer inanan olarak görmemekle birlikte maddiyatı dini inanışa ve gerekliliklerine yeğ görmüşlerdir. Yazar din adamlarının dini nasıl yaşadıklarına değil aslında kitaplara verdikleri zarara tepki göstermektedir. Uluğbey ve Ali Kuşçu gibi kimselerin bilgiyi muhafaza etme şekli adeta Orta Asya halklarına bir mesaj niteliğindedir. Daha sonraki olaylar ise Abdüllatif’in Semerkant’ı ele geçirmesi ve babasını hacca göndermek bahanesiyle ülke dışına göndermesiyle şekillenir. Uluğbey henüz ülkeyi terk etmeden yolda boynunu vurdurarak öldürtür. Abdüllatif şehri aldıktan sonra Ali Kuşçu da Kalender Karnaki’nin yardımıyla altınları ve kitaplardan bazılarını kurtarmayı başarır. Ali Kuşçu kitapların hepsi götüremediği için bazılarını seçmek zorunda kalır. Medreseyi terk edip zahid olan Kalender Karnaki bir müddet de şeyh Hamuş’un emrine girerek rasathanede çalışır. Ondan Uluğey’in altınlarını bulması istenir. Uluğbey ile son defa konuşma fırsatı bulan Karnaki ilim dergâhını zahitler tekkesiyle değiştirmekle hata yaptığını anlatır. Bunun üzerine Uluğbey şunu der; “Şeyhler Ebu Bekir Tahir Abhaviye sormuşlar: Hakikat nedir? Demiş ki: ilimdir. Demişler, ilim nedir? Demiş ki: Hakikattir! Kalbimdeki bütün şüpheleri yok ettin. Sağolasın Kalender.” (s.140) Kitabın ikinci bölüm ise Abdullatif’in yaşadıkları ile başlamaktadır. Tahta oturmuştur, fakat vicdanı rahat etmemektedir. Çünkü babasının öldürüldüğü haberini alınca kendi iç hesaplaşması vuku bulur. Bu olaya karışan komutanların bir gün kendisini de öldüreceğini düşünür. Emir Candar hariç hepsini öldürtür. Yaptıklarını haklı çıkarmak için kendi kendine sebepler bulmaya çalışır ve ilim yayanları dinsiz olarak niteleyerek Ali Kuşçu’nun sakladığı kitapların peşine düşülür fakat bulunamaz ve Ali Kuşçu’nun zindana atılmasına neden olur. Altı ay sonra da Abdullatif ölür. Maveraünnehir’de iktidar mücadeleleri son bulmadığı için Ali Kuşçu yirmi yıl sonra Semerkant’ı terk eder ve ilmi faaliyetlerine devam eder. Aynı zamanda romanda bu tarihî olayların yanı sıra Kalender Karnaki ve Hurşide Banu’nun aşk hikâyesi de anlatılır. Tarihin çoğu döneminde ilmin önemini fark eden ve etmeyen insanlar var olmuştur. Romanda bahsedilen tarihi olaylar doğrultusunda bu olaylar oldukça iyi resmedilmiş ve ilim adamlarının sonlarının bile yeni bir başlangıç olduğu aktarmıştır.
Edebiyat
Uluğbey'in HazinesiAdil Yakubov · Selenge · 2003295 okunma
·
291 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.