İlk dönem sufileri arasında adını sıkça duyduğumuz ancak hayatı hakkında detaylı bilgilere sahip olmadığımız mutasavvıfların başında Utbetü’l-Gulam gelmektedir.
Bütün tabakat ve teracim-i ahvâl kitapları ondan yalnızlığa çekilmiş, sessizliğe bürünmüş münzevi görüntüsüyle Rahmanın gönlünü okşayan gözü yaşlı, bağrı yanık derya-dil bir veli olarak söz etmektedir. Kur’an okunduğunda hem ağlar hem ağlatırdı. Bunun için o, korku ve hüzün yönünden Hasan Basri ile Sıla b. Eşyem’e benzetilirdi. Ancak bütün bu güzel hasletlerine rağmen dost meclislerinde ondan hakkıyla bahsedildiğini söylemek güçtür. Kitapların sayfalarını süslemekten öte ona yer vermemişiz hayatımızda. Oysaki o engin muhasebe ve murakabe insanını tanımak, onun aşkından ve irfanından haberdar olmak, onun ıslak gözleriyle, günahlara batmış gönlümüzün pasını silmek ne büyük bir lütuf olurdu!
Kalbi, şuuru ve iradesiyle İslam’a teslim olmuş, dünyevi endişeleri iman kuvvetiyle yenmiş tek bir Utbetü’l-Gulam var tarihimizde, ikincisi yok! Buna rağmen layıkıyla araştırıp okuyamadık bu müstesna insanın hayatını tıpkı diğerleri gibi.
Feryatlarıyla, sızlamalarıyla meşhur bir sufidir Utbe. Kimse onunla aynı oda da yatamazdı. Annesini kaybetmiş bir çocuk gibi yana yakıla ağlardı. Bir defasında onunla sabahlamak zorunda kalan dostu Anbese el-Havas sabahı zor etmişti. Sabah olunca da: “Senin ağlamalarınla gözüme uyku girmedi. Kalbimi bir korku sardı. Bu ağlayışlarının bir sebebi olmalı Ya Utbe?” diye sordu. Utbe:
“Amellerin, Allah’a arz edildiği günü hatırlamak, âşıkların mafsallarını koparır” diye cevap verdi