Uyanır uyanmaz ölü bir köpekle göz göze geldim. Alışkanlıktan arta kalanları kusuyordu. Geleneksel ölüm törenlerinde saklanan şeyler ağzının kenarından akıyordu. O, yeni başlayan güne ulaşamadan ölen binlercesinden biriydi artık.
Başka biri.
O artık ölü bir köpekti.
Ben böyle sabahlarda morg kapılarında bekleyip ceset torbaları teslim aldım. Hepsinin içinde de ben vardım. Şehir şehir gezerek gömdüm kendimi, isimsiz mezarlıklara.
Kimsem yok benim.
Hiçbir şeye sahip değilim.
Ölü bir köpek gibi…
Gelin biraz daha geriye gidelim. İnsan hatalarının altına gerilmiş bir ağ olan tarihin boşlukta salınışını izleyelim;
Sahip olmanın psikolojisi ve gelenek üzerindeki etkisi nedir sizce?
Gelenek muhafaza edecek şeyleri olanların bunu korumak için bağlandıkları (feodal) alışkanlıklar bütünü olarak tanımlanabilirse eğer peki elleri boş olduğu halde geleneği sürdürmeye çabalayanlara ne demeli?
Bu çağda her şey elimizden büyük bir hızla kayıp giderken, neyi korumamız gerektiği çok muğlakken kendinden emin olanlar bir hamster çarkında dönen fareler gibi görünmüyorlar mı?
Geçmişte, geniş topraklar ve tarımın güvenli kazancı ile kurulmuş bir düzenin konforuyla çevrelenmiş biçimde yaşayan toprak sahipleri için geleneği korumak bittabii ki anlaşılabilir bir şeydi. Ama siz o çiftliklerde çalışan bir köleyseniz ve evlendiğiniz ilk gece karınıza sizden önce sahibinizin dokunma hakkı normalleştirilmişse buna karşı çıkanlar geleneğe mi yoksa yapılan haksızlığa mı karşı çıkmış olurlar?
Köle ruhlu iseniz tüm haklarınızın güvenliğini büyük patrona devreder sürgiden alışkanlıklarla mutlu mesut yaşarsınız.
Ölü bir köpek gibi.
Büyük patron kim peki?
Kolay kolay el değiştirmeyen sermaye ve onun sahipleri için aile gelenekleri ve daha kutsal olanlara varana kadar tüm alışkanlıklar kolayca korunarak aktarılır genlerine. Devamlılık için bu gereklidir. Kimin elinden neyin alındığı ve kimlere rağmen bunun sağlandığı pek de mühim değildir. Onlar yüksek duvarların ardında nesiller boyu kendilerinden emin yaşarlar, çocukları ve torunları da öyle.
Peki ya çocuk sahibi olmak ve soyun devamı, çitlerle çevrili bir arazisi olmayan arkadaşlarınız için ne derece önemlidir acaba?
Köklere bağlanmak ya da…
İşte insan hatalarının altına serilmiş boşlukta gerili bir ağ olan tarih karşınızda salınıp durmakta.
Ortaçağ Avrupasında, ‘Size cennet tapusu satanlardan cehennemi satın aldım, artık korkmanıza gerek yok!’ diye bağırmış Luther.
Alman Protestanlığının doğuşu, Katolikliğe isyan ve Reform…
Sonrasında çözülmeler başlamış; toprakların parçalanışı, sanayi ve şehirlere akın eden yoksunlar, ticaretin yükselişi, sermayenin el değiştirmesi ve artık sömürünün keşiflerle dünya çapına yayılışı, aydınlanma çağı dedikleri bozulma. Savaşlar, devletler, ezen ve ezilenler…
Kitap bu aralıktaki insan hikayelerini Alman toplumu ve karakterleri üzerinden öyle yalın bir dille anlatmış ki çeviriye rağmen kendine hayran bırakıyor. Tüm büyük yazarlar gibi Broch da kendinizi orada hissetmenizi kaçınılmaz kılabilmiş.
İki aşk arasında kalan bir adamın aslında gelenek ve çözülme arasındaki bocalamalarını anlatıyor. Tarihsel zemin flu okunabilir eğer tarihe meraklı değilseniz. Alt yapıyı geri plana atarak ve göz ardı ederek de keyifle okuyabilirsiniz kitabı. Oldukça akıcı cümleler. Uzun cümleler ve tasvirler Proust, paragraflar Hesse, Musil hatta Joyce tadında. Klasik Avrupa edebiyatı sevenler kaçırmasın derim.
Beni aşktan daha çok onların kitlesel devinimleri ilgilendirdiği için hikayedeki toplumsal dokuyu kahramanlar üzerinden yakından izleme fırsatı bulmak güzeldi kendi adıma.
Evlenebilmek için Katolikliğe geçmeyi tercih eden bir Yahudi Broch, yabancılaşmayı bir düşünsenize. Keşke daha fazla bilinse ve üçlünün diğer kitapları da dilimize çevrilse. Ben Milan Kundera’nın kitaplarında bolca yer verdiği alıntılar sayesinde tanıştım Broch’la.
Bu kitap, Uyurgezerler üçlemesinin ilk kitabı Romantik. İkincisi Anarşist üçüncüsü de Realist adını taşıyor.
‘İnsanların yalnızca içgüdüsel bir hakikat ve soydan gelen sezgileriyle hareket ettiği’ gerçeğinden yola çıkılırsa eğer geleneğin garanticiliğinden ve güveninden kurtularak çözülmeye başlamasını anlamak kolay değildir. Bu sadece toprağa bağlılıktan vazgeçmek olarak okunmamalı. Bunu Çehov’un Vişne Bahçesi adlı tiyatro eserinde de benzer bir tat alarak okuyabilirsiniz. Avrupa gibi Rus toplumu da bu çözülmeyi çok sancılı yaşamış. Şehirleşmenin bedelini ödeyen her zaman aslında çaresiz insan kitleleri olmuş. Efendiler değişse de çoğunluğun hâlâ köle oluşu asıl hikaye, ve gelenek bunun neresinde, diye düşündürüyor.
“ Yine de şeylerin birbirine bu kadar bağlı olabilmesi çok garipti: Kişi hâlâ bir çocuk oyununun ortasında olduğuna inanabilir ve ölüm tam da o oyunun ortasında bulunabilirdi.”(s.106)
Küresel ölçekte geçmişteki toplumsal olayların her tabakadan yoğunluğu etkilediği ve derin çatlaklar oluşturduğu bir kalabalığa dahil olsaydınız eğer sizin de Joachim gibi babanızı ‘eski kafalı’, annenizi de ‘sıkıcı ve edilgen’ bulma hakkınız olabilirdi ancak bizdeki durum daha çok ‘Issız Adam’ tadında bir romantizme uyuyor.
Kökleriniz var mı sizin?
Yoksa Joachim’in arkadaşı Bertrand gibi bir arada olmanın koruyucu sıcaklığını hisstemeye ihtiyaç duymuyor musunuz?
Joachim sizin şu soruları sormanızı sağlıyor:
Şimdi biz muhafaza edebildiklerimize mi hayat diyeceğiz yoksa gelenekten gizleyebildiklerimize mi?
Vazgeçtiklerimiz mi, birktirdikleriniz mi, biz ediyor?
Neden çocuk sahibi oluyoruz?
Zira hayat kişiyi çokça tavizler vermeye zorlar…
Bazen de içine düştüğümüz ağ karmakarışık olur ve ipler elimizden kayıp gider. Varoluşumuzun manasız merhametsizliği karşısında çaresiz kalırız.
Eco ne demişti: “Gelişme kurban ister.”
Kurban kim; değişime ayak uyduranlar mı yoksa direnenler mi?
“ Tanıdıklığın ve yabancılığın birbirinden tam manasıyla ayırt edilemeyişi çok tuhaf.”(s.173)
Kaldırımın kenarına yapışmış balgam, dantelli örtüler, beyaz gelinlik, sakal, küpe gelenek sembolleri olmaktan çok bir bıçağın deldiği beden koşarken yaradan akan kanın bıraktığı izler gibidir. İstediğiniz kadar bıçağı geri çekmeye çalışın, olan olmuştur artık.
Cesaretiniz varsa kan izlerini takip ederek yerde yatan ölü köpeğin gözlerine bakmayı deneyin.
Bulutlar geçer o sabit gözlerin içinden.
Ve öylece yatar ölü köpekler.
Yerde…
Ruhunuzun kuyusuna sonsuza dek orada kalacak bir taş atmış olabilirim.
Keşfetme çağı ile tükeniş çağı arasında olup bitenler sizi öfkelendirmesin. Siz kabul edin ya da etmeyin artık birey kişisel gelişim kitaplarındaki pasif varlığa indirgenmiş durumda.
Ya avsınız ya da avcı.
Ya da ölü bir köpek.
Zaman tünelindeki gezginler için küçük bir not:
Kapı kapı gezerek gelenekten arta kalanları topladığımız bir bayram daha biterken şunu fark ettim, hayat gerçekten de şekere benziyor, değil mi?
Tatlı ama eriyen bir şey…
Hâlâ dilinizde tadı varsa,
erimemişse daha, dişlerinize çarpa çarpa dönüyorsa ağzınızın içinde, tadını çıkarın derim.
Herkese bol şekerli bayramlar…
Uyurgezerler