Gönderi

10/10
·120 syf.··
Beğendi
·
2022 7. kitabı
·
22 günde okudu
·
Okunma: 10 Mayıs 2022 23:06
Felsefe ile azıcık iştigal etmiş olan insanlar doğal durum tartışmasını ufaktan da olsa bilirler. Ama biz bilmeyenler de olduğunu düşünerek doğal durumun bir tanımını yapalım. Doğal durum insanların topluluklar oluşturmadan, devletler kurmadan, diller oluşturmadan önceki ilkel ve vahşi yaşam halidir. Yani burada insan doğaya tabiidir. Rousseau kendinden önce doğal durumdan bahsetmiş olan Hobbes'un doğal durum felsefesini eleştirerek kendi felsefesini açıklar. Hobbes'a göre insan kötü hayvandır yani varoluş olarak kötüdür. Saldırma eğilimindedir ve devletlerin oluşumu insanların haklarının savunulması için kaçınılmazdır. Öbür türlü birbirlerinin haklarına riayet etmeyen vahşi insan kötü niyetle diğerlerine zarar verir yani güçlü zayıfı ezer. Rousseau ise buna farklı bir bakış açısından bakar. Ona göre vahşi insan kendisini bekleyen potansiyel tehditlerden dolayı tir tir titremektedir ve Hobbes'un dediğinin aksine saldırma değil savunma eğilimindedir. Ona göre vahşi yaşamdaki insan muhtaç olduğu ihtiyaçları dolayısıyla fiziksel olarak kuvvetli olmalıdır ve modern insanın aksine vahşi insan çok daha atik, dirençli ve güçlüdür çünkü buna oranla onun mücadele ettiği canlılar da vahşidir. Kısaca doğaya ayak uydurma meselesi. Ona göre vahşi hayvan evcilleştirilip kafese yahut ahıra konduğu vakit nasıl tembelleşmeye başlıyorsa insan da sosyalleştikçe tembelleşmekte, zayıf düşmekte, ürkek ve korkak bir hale düşmektedir. Rousseau'ya göre vahşi insan sadece anı kurtarma kaygısı taşıdığından yarın bile ne olacağını pek umursamaz. Bu durumda anı kurtarmakla iştigal eden vahşi insanın da mantık yürütme yetisi bir yere kadar gelişmiştir. Çünkü insan bilmeyi ve akıl yürütmeyi kendine faydası olması için ister fakat ileriye dönük bir korku veya arzu duymayan vahşi insanın bu yetilere sahip olması beklenemez. Rousseau'ya göre en merhametli insan da medeni insan değil vahşi insandır. Çünkü bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın mantığı felsefenin bir ürünüdür ve vahşi insan bunun tam tersine Rousseau'nun özsaygı dediği empati özelliğine sahiptir. Ona göre bu duygu hiçbir kavramın ve kurumun yozlaştıramadığı en saf duygudur ve insanı insan yapan şeydir. İnsan zor durumda olana empati yapabildiği oranda insandır. Kısaca kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi karşındakine yapmadır. Ama bu görüş daha sonra ''Kendine yapacağın iyiliği başkasına minimum zarar vererek yap.'' olarak değişmiştir. Vahşi insan bir süre sonra kendi kendine yetememeye başlamaktadır. Örneğin kendinden güçlü bir canlıyla mücadele etmek tek mücadele etmeye göre topluluk halinde daha kolaydır. Bu ve benzeri sebeplerle bir araya gelen insanlar birbirleri ile anlaşmak zorunda kalmaktadır. Bu anlaşmayı sağlamak için de diller ortaya çıkmıştır. Dillerin nasıl ortaya çıktığı konusu büyük bir tartışma konusudur. Rousseau ise buna şöyle bir açıklama getirir: Ona göre insanlar öncelikle bağırtı ve hormurdanma şeklinde anlaşıyorlardı. Daha sonra bu sesleri inceltip kalınlaştırarak, alçaltıp yükselterek farklı farklı nesneleri belirtmek için kullandılar. Ama burada dikkat edilmesi gereken şey şudur ki burada isimlendirdikleri nesneler genel bir kavramı değil spesifik bir nesneyi ifade etmektedir. Örneğin ağaç kelimesini bulmuşlar diyelim, bu kelime genel olarak bütün ağaçları değil evlerinin yanındaki bir ağacı ifade etmektedir. Çünkü ağaç kavramını genelleştirmek ve türlere ayırmak için aralarındaki benzerlikleri çözmeleri ve ona göre anlaşmaları gerekmektedir. Daha sonra farklı sesler de çıkarmayı öğrenerek dillerini geliştirdiler. Bu noktadan sonrası çok önemlidir. Çünkü bu gelişmişlik seviyesinden sonra insanlık tarihini kökünden değiştirecek olan bir kanun koydular. Bu kanun bütün devletlerin de temelini atacak bir kanundu. Yani özel mülkiyet hakkı. İnsanlar kendi alanlarını koruma altına almak maksadıyla burası benim, şurası senin gibi kanunlar koydular. Rousseau'ya göre bu insanlar arasındaki eşitsizliğe giden yolun başlangıcıydı. Çünkü doğal durumdayken belli bir yere sahip olmayan insanlar arasında mülkiyete dayalı bir eşitsizlik söz konusu olamazdı çünkü dünyada her yer sahipsizdi. Ama özel mülkiyetin ardından güçlü olan fazla toprak almaya, fazla toprak alan daha zengin olmaya, daha zengin olan da fakir olanı ezmeye başladı. Devletlerin ortaya çıkmasının ardından bu zenginlikte aşmış kişiler o devletlerin idarecileri ve soyluları oldu. Çünkü çok zengin olan potansiyel zenginlerin palazlanmasına izin vermedi. Bu zenginlik tek kişinin elinde ise monarşi, bir grup zengin ise bunlar kendi aralarında eşit olduğu için aristokrasi, herkesin zenginliği eşit ise aralarında en adil olan demokrasi doğdu. Bu saatten sonra insanlar arasındaki eşitsizlik kendini gösterdi ve iş içinden çıkılamayacak ve dönülemeyecek bir noktaya vardı. Rousseau'ya göre bu kaçınılmazdı ve geri dönülmesi de imkansızdı. Rousseau özel mülkiyet hakkında görüşünü en net olarak şöyle ifade etmiştir; ''Bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip kendi kendisine 'bu bana aittir,' diyebilen ve buna inanacak kadar saf olan insanlar bulabilen ilk kişi medenî toplumun gerçek kurucusu olmuştur. Bu kazıkları söküp atacak veya hendeği dolduracak ve arkadaşlarına 'bu sahtekara kulak vermekten sakının, bu toprağın meyvelerinin hepimize ait olduğunu, toprağın ise hepimize ait olduğunu bir kez unutacak olursanız mahvolursunuz!' diye haykıracak olan ilk kişi insanlığı kim bilir ne kadar çok suçtan, ne kadar çok savaştan ve cinayetten, ne kadar çok korku ve dehşetten, talihsizlikten kurtarmış olurdu.'' Jean Jacques Rousseau-İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Temeli ve Kökenleri Sayfa 61 - Oda Yayınları
İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Temeli ve KökenleriJean-Jacques Rousseau · Oda Yayınları · 20181,823 okunma
·
316 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.