Beyza Alkoç Karantina serisi yüzünden çok fazla linç yemiş ve çok sert eleştiriler almış. Ben de Karantina'yı okumaya çalıştım ve ilk iki bölümü okudktan sonra bıraktım. Ama Enkaz Altındakiler'i görünce içime bir umut doldu, bu kitabı seveceğimi hissetmişim sanırım.
Öncelikle yazar gelişimi ile başlamak istiyorum. Beyza Alkoç inkar edilemez bir şekilde kendini geliştirmiş. Zaten bu kitap yazarın on dördüncü kitabı. Bu yüzden kendini geliştirmesi kaçınılmaz olmuş. Bu gelişimi biraz Karantina'yla Enkaz Altındakiler'i karşılaştırarak başlayacağım. Karantina kitabında çok sık küfür vardı ve küfürler sansürlenmemişti ama Enkaz Altındakiler'de sadece iki-üç küfür vardı ve hepsi sansürlenmişti. Bu yazarın bence en büyük gelişimi. Öte yandan Karantina'da kadına değer verilmezken, kadına psikolojik baskı uygulanırken Enkaz Altındakiler de böyle bir şey olmadı. Ayrıca yazar dilini ve akıcılığını da çok geliştirmiş. Bir oturuşta 130 sayfadan fazla okumuşluğum bile var :) Kitabın nasıl bittiğini anlamadım.
Ben normalde çok sık alıntı yapan biri değilim ama bu kitapta altını çizmeye değer çok satır gördüm. Beyza Alkoç'un gerçekten hayata olan bakış açısı öylesine geniş ki, her bir cümlesine hayran kalır hale gelmeye başlamıştım ki,kitap bitti. E, ne demişler? Güzel şeyler biter. Sanırım tam olarak bunun gibi değildi ama bunun daha estetiğini düşünün :)
Biraz da karakterle değinmek istiyorum. Açıkçası bende karakterler ilk başta şöyle bir izlenim uyandırdı:
Uraz; kaslı bad boy
Bulut; çalışkan ve iyi yürekli birisi
Eren; sürekli espri yapan ve ortamı neşlendiren o çocuk
Nisan; zengin ve şımarık kız çocuğu
Kumru; drama queen
Bunlara bakınca çok sığ düşündüğümü fark ettim. Bana ilk başta böyle gelseler bile Uraz'ın içindeki sevgiyi, Bulut'un içindeki mizahı, Eren'in içindeki -hmm Eren