"Göğüs kafesimizin içinde kalbimizin kaç milimetre ilerisinde olduğunu bilemediğimiz bir dikiş iğnesi... (Plak yeni bir şarkıya başlar.) Yaşamaktan kaç bin kere umudumuzu kestiğimiz halde, kaç kere yaşama umudu uyandıran bir dikiş iğnesi... Bir dikiş iğnesini kucaklamışım."
"Ah Ya Rab Yehova" öyküsünün oyunlaştırılmış haliymiş Sahibinin Sesi, yazarla tanışma eserim, böylesine etkileyici ve güçlü bir kalemle tanışmak için uygun bir başlangıç mı emin değilim fakat gerçekten çok etkilendim.
Bilal Bey dönemi içerisinde okumuş kültürlü ve nispeten üst sınıftan gelmiş bir adamdır, ömrünü kendi düzenince adeta evcilik oynayarak muntazam bir işleyişle geçirirken hayatın iplerini elinde tuttuğunu sanırcasına bir diktaya kapılır, her şey gözüne muazzam gelirken aslında gerçek dökülmeye başlar, asker kaçağıdır, o üst sınıflığının kalıntısı bile kalmamıştır, bütün ahlaki ve sosyal değerleri yozlaşmıştır, kendisine yarattığı hayat ve kimlik dahi ne aitliğin içine sığabilir ne de gerçek olabilir, cümbüşlü yıkımı o zaman başlar işte.
Bir çağ yangınını kelimelere dökmüş Sevim Burak.
Dava'nın Josef K'sı, Kapıların Dışında'nın Beckmann'ı, hatta Cesaret ananın çocukları, bireyin değerler nezdinde erdemsizliğiyle pare pare yıkılışı, muhteşem bir eserdi.