martin... bizlere ün, para, şöhret gibi kavramların gelip geçici şeyler olmasına rağmen statümüzü belirleyen ve bizi insanların gözünde bakılmaya -yemeğe davet edilmeye- değer kılan, özümüz yani olduğumuz gibi değil şeklimiz için değer biçildiğini bir kez daha tokat gibi suratımıza çarpan bir karakterdir. martinin en başında inançları vardır. aşka, bilgiye, kitaplara, müziğe yani gerçek güzelliğe inanır, onu arar sevdiği kadının verdiği tutkuyla, fakat martin sevgisini fazla büyütür tanrılaştırır ve bu daima daha cazip ve ulaşılmaz kılar sevgiliyi ancak martin pes etmek bilmez biridir ve zorluklar onun hayatının tadıdır. canını dişine takarak tanrılaştırdığı insanlara tepeden bakacak halale gelmeyi başarır, başardığındaysa onları ne kadar yanlış anladığının farkına varır pek çoğu sıradan dolu gözüken boş kafalardır. sona doğruysa aşkı kaybeden martin hissizleşir ve kitap boyu savunduğu bireyselliğinde savunacak bireysel hayalleri ve duyguları kalmaz bir halde kalınca arkadaşının gerçek mükemmelliyette olduğunu düşündüğü eserini yeren algılayamayan fakat kendisine ün bahşeden iki yüzlü burjuva kitlesinden nefret eder hale gelir. ona inanmayan hatta kötülüğü bile dokunan insanların bireysel hayallerini gerçekleştirecek kadar boşluğa düşer en sonundaysa hiç bir yere ait olmadığını buram buram hissederek okyanusa kendini bırakır. bu sonla birlikle jack london bireyselciliğinin sonunun bu olduğu mesajını vermiştir. ve tabii kalbimde ve zihninde daimi yer edinmiş bir başyapıttır.