Gönderi

benim sesimle konuşan birini duydum**
Puan vermedi·44 syf.··
2022 17. kitabı
“Ölümün bizzat kendisi tarafından ölmesi engellenmiş genç bir adam -henüz genç olan bir adam- ANIMSIYORUM.”* Başlığı kendisini, anlatısı ise genç bir adamı işaret eden bu kısa metinde her ne kadar kendisi bahsetmese de sondaki nottan ve incelemeden bu gencin Maurice Blanchot olduğunu öğreniyoruz. Eğer öğrenmemiş olsaydık bile bu metinde “ANIMSANAN” şey bizi uzağa mı götürürdü ondan? “Ancak ve ancak kendilikle tanıklık edilebilecek bir olay” şayet kurgu değilse bu “açıklıkla” dile getirilebilir. Öyleyse bu açıklıkla kendilik arasındaki “mesafe-kesinti” nereden kaynaklanır? Metinden çıkacak muazzam soru budur ve yine metnin sonundaki küçük kısımdan ve incelemenin verdiği bir detayı spekülatif bir biçimde açarak metni okumayı daha da muazzam biçimde saçaklanan bir uğrağa taşıyabiliriz. “Sonraları Paris'e döndüğünde Malraux ile karşılaştı; (kim olduğu bilinmeden) esir alındığını ve kaçmayı başardığını, o esnada bir elyazmasını kaybettiğini söyledi Malraux ona. "Sanat üzerine düşüncelerden ibaretti bunlar, kolaylıkla yeniden oluşturulabilir, ama bir elyazması için mümkün olmayacaktır bu". Paulhan'la birlikte sorup soruşturdu, ama bu soruşturmalar suya yazı yazmaktan öteye gidemedi. Bunun bir önemi yok. Bütün bir geriye kalan, ölümün ta kendisi olan o hafifleme hissidir, ya da daha doğrusu bundan böyle daima muallakta kalacak olan o ölüm anımdır.”* Blanchot da Malraux da bir el yazmasını kaybeder. Malraux yeniden yazabilir çünkü sanat üzerine düşüncelerdir. Blanchot ise yeniden yazamaz, geri dönüşsüz biçimde yitirmiştir. Yazı bir olay-yazıdır ve olayın kendisi yazmada vuku bulmuştur. Geriye kalanı anlatının başlığına taşır Blanchot, içinde kendisiyle arasındaki mesafeden kendisini anlatır. Daha doğrusu bu mesafe olayın artık tanıklığı olduğu için, tanık olunamayana tanıklık anlatısı biçiminde Blanchot bir genç adamdan söz eder. Mesele ölüm olduğunda tıpkı ona tanık olunamayacağı, tanığın bizzat olayı yaşayan ve yitip giden olduğu gibi olay-yazı-düşüncede, ölüm ve tanıklık (ölümü bizzat yaşayan deneyimler ve bir uçuruma düşer, ölüme haricen tanıklık eden ise zaten tanıklık edemeyen tanıktır) arasındaki mesafe kadar uçurum olmasa da bir mesafe söz konusudur ve bu mesafeyle kendisiyle-arasındadır. Kendisiyle öteki olarak ilişki kuran mesafe, mutlağın Hegelce kayması, yadsıyan güç mü? Burası da muallakta kalır (mı?). “Eğer dünyayı elimizde zapt etseydik bunun adı anlık yaşam, varoluş olmayacaktı ve insandan söz ediyor olmayacaktık. . .”* Blanchot’nun metninde zapt edemediği kendisine ait ândır, kendisiyle bile mesafeden ve yadsıyarak ilişki kuran insan, en çok kendi sesine yabancı olan insan. “…İnsan dünyayı yorumlar, bunun için ona söz yetisi verilmiştir, ancak insan dili (karşısında uzanan dünyada) yayılan derin sessizliği asla bozamaz, bu sessizliğin bilmecesi içine nüfuz edemez. Bu sözle bilinebilecek tek şey şudur ki: Bilgi adına sahip olduğu şeyin nihai anlamı (yani anlamın anlamı, varlığın anlamı) ona kapalıdır, onun elinden kaçar.”* Blanchot’nun kendisi elinden kaçar, ölümle kaçan kadar olmasa da. Ölüm ölümle yüz yüze gelir, ölüm(lü) ölümün ölümle yüz yüze gelişiyle yüz yüze gelir. İlki şöyle demektedir belki de: “ benim sesimle konuşan birini duydum.”** youtu.be/XmGQ_bvM0lQ * Maurice Blanchot, Ölüm Ânım ** Gönül Çolak, Karanlık Oyunu
Ölüm AnımMaurice Blanchot · Encore Yayınları · 2012245 okunma
·
645 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.