Bu kitabın incelemesini yapmayı çok düşündüm, çok denedim. Olmadı. Zira bu kitabın yeri ben de çok ayrı. O kadar derinden bağlıyım ki, sanki bu kitabı yazan Stefan değil de benim. Kaç defa okuduğumu bilmiyorum. Şimdi yeniden başladım. Bu sefer daha da değişik hislerim. Çünkü bu sefer farklı bir şey oldu ve ben ilk defa bu kitaptaki o kadının aşkına inanmaya başladım. Böyle bir aşkın olabileceğine. Korkuyorum, çünkü bu hissin bitmesini istemiyorum. Sevginin gerçek olabileceğine inanmak çok güzel.
Kitaba gelirsek ki aslında bunun incelemesini yapabilecek kadar cesur muyum bilmiyorum. Çok özel bir kitap çünkü. Abartıyor olduğumu sanmıyorum.
Kitap bir kadının çocukluğunda karşıya taşınan komşusuna hayranlığıyla başlıyor. Aslında daha sonra bunun hayranlık değil de "aşk" olduğunu anlıyoruz. Ama şimdilik hayranlık diyelim. Bu öyle bir hayranlık ki o küçük kızın bütün hayatı bu adam oluyor. Bütün gün o adamı izliyor. Evine kimler giriyor kimler çıkıyor izliyor. Ama o adam onu hiç görmüyor. Görmüyor ve her defasında o aşık kadının üstüne basıp geçiyor.
Bu kitap, aşkı ya da hayal kırıklığını öyle güzel işlemiş ki, ben diyecek tek bir kelime bulamıyorum. Bu kitap söz konusu olduğunda hem çok konuşmak hem de sadece susmak istiyorum. Bana öyle garip duygular yaşatıyor ki, Stefan Zweig yaşasaydı onunla bu kitap üzerine uzunca hasbihal etmek isterdim. Ama o da belki de bu dünyanın ağırlığına dayanamayıp yaşama veda etti. Hayatımda okuduğum benim için en üzücü ama aynı zamanda en heyecan verici kitap. Diyorum ya karmaşık duygular içerisinde oluyorum bu kitap devreye girdiğinde.
"Evet, yalnızca sen, beni asla tanımamış olan ve hep sevdiğim sen."
Ah, ne güzel sevdin kadın! Keşke bu sevgini hak eden birine verebilseydin. Lakin o zaman bu kadar anlamlı olur muydu bilemiyorum...
Daha fazla uzatmak istemiyorum. Aslında yazacak çok şey var, ama benden bıkmanızı istemem. Herkese iyi okumalar.