·64 syf.····Okunma: 26 Haziran 2022 19:45 Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, saplantılı aşk, özveri ve fedakarlığın psikolojik açıdan ele alındığı bir kitap. Bu kitapla ilgili onlarca inceleme yazıldığından, yalnızca ilgimi çeken bazı eylem ve sembolleri yorumlamak istiyorum.
Öncelikle koskoca kitabın merkezinde bulunan o kavramdan, samimiyetten bahsetmek istiyorum. "Sadece sana sığınan acımın bana söylettiklerine inanmanı istiyorum." diyor baş karakterimiz. Mektubu yazma amacı adamın ona geri dönmesi ya da onu sevmesi değil. Öyle ki, oğlunun —oğullarının— ölü bedenin gölgesi mum ışığında titrerken, kendisi de oğluna kavuşmak için ölmeyi beklerken yazıyor bu mektubu. Tamamen beklentisiz, yalnızca bir insanın bir başkasına ne denli anlam ifade edebileceğini aşığına anlatmak, ona, saplantılı da olsa aşk adına büyük bir miras bıraktığını bilmesi için.
İki kez kullandığım saplantılı aşk kavramlarını hikayenin gidişatından incelemek isterim. Bu trajedinin başlangıcı merak duygusuyla olur. "Sıradan bir hayat yaşayan insanlar, kapılarına kadar gelen yeniliği merak ederler." Gayet normal bir durum gibi görünse de, aslında bu kızı yeni kapı komşusunu yalnızca merak etmekle kalmayıp, kafasında tekrar yaratmasına iter. Bunu yapmak için elinde malzeme de vardır üstelik: kitaplar. "Çok sayıda kitaplara sahip olma fikri olağanüstü bir saygı uyandırıyordu bende." dediğinde, yeni kapı komşusundan ilk maddi bir kanıt almış; kitaplarını görmüştü. Henüz onu görmeden kafasında bir başka versiyonunu tasarladığını da şöyle ifade eder: "O gece henüz seni tanımamama rağmen, ilk kez hayalini kurdum senin."
Kurduğu bu hayale yakınlaşmak, daha doğrusu biraz olsun kafasında yücelttiği adama layık olabilmek adına çaba sarf eder genç kız. Bunu, bunun yalnızca bir aşk değil, bir tarafın diğer tarafı idolize etmesi olarak da yorumlayabiliriz.Gece yarılarına kadar binlerce kitap okumuştum, çünkü sen kitapları seviyordun."
Hikayenin bu kısmına kadar masumiyetin hakim olduğunu düşünüyorum.(Tabii kızın adama aşık olduğunda 13, adamın 25 yaşında olduğu gerçeğini saymazsak ki sonradan bunun tamamen annesinin ilgisizliği ve babasının olmamasından kaynaklandığını düşündüm.) Hikayenin bu kısmından sonra saf duygulara karışmış takıntı kırıntılarını sezdiğim ilk yer şurası oldu:
"Ah, ne budalaca şeyler yaptım! Elinle dokunduğun kapı tokmağını öptüm, içeri girerken yere attığın sigara izmaritlerini çaldım ve sırf dudaklarınla dokunduğun için bu izmariti kıskandım. Akşamları yüzlerce kez bir bahaneyle sokağın sonuna kadar koşar, hangi odanın ışığını açtığına bakar ve böylece seni, senin o görünmeyen varlığını daha büyük bir farkındalıkla hissedebilirim."
Buna verilecek başka örnekler ise kızın ilk kez adamın evine yardım etme bahanesiyle girmesi, tüm kitap ve gazetelerini satın alıp kelimesi kelimesine ezberlemesi, taşınıp geri döndükten sonra günlerce evinin önünde nöbet tutması olabilir.
Tüm bunlara rağmen, uzunca bir süre beklentisiz bir aşık olduğunu söyleyebiliriz. Ta ki evinin önünde tuttuğu nöbetlerin birinde, artık onu görmesini dilemesine kadar: "Sana rastlamak istiyordum, seni arıyordum, özlemle geçirdiğim o lanet olası yıllardan sonra artık beni tanımanı istiyordum, beni dikkate almanı ve sevmeni istiyordum."
Ama idolize ettiği aşığı R. onu hiçbir zaman tanımadı. Onu taşındıktan sonra ilk kez gördüğünde de, çocuklarının filizlendiği o üç geceden birinde de, çocukları dünyaya geldikten yıllar sonra son kez birlikte vakit geçirdiklerinde de. Bilinmeyen kadın bir ömrü tanınmadan geçirdiği ve böyle de öleceğini bilerek yaşadığı hayal kırıklığını da ancak öldükten sonra mektubu aracılığıyla tarif etmeyi denedi.
Kitabın bu kısmında değinmek istediğim bir bölüm de, kadının henüz bir gençken yarattığı ve yücelttiği adamla yıllar sonra yeniden tanıştığında, adamın onu hayal kırıklığına uğratmaması oldu. Bu trajedik hikayede beni tebessüm ettiren tek yer burasıydı çünkü aksi taktirde tüm bu acının boşa gittiğini düşünecektim. "Beş senelik beklentimi hayal kırıklığına uğratmadığın için ne büyük bir boşluğu doldurduğunu tahmin dahi edemezsin!"
Kitapta en çok konuşulması gereken yer kadının bahsettiği "cehennem". Yalnız, yapayalnız ve hiçbir desteği olmaksızın onu tanımayan ve hiçbir zaman tanımayacak olan bir adamın bebeğini dünyaya getirirdiği yer. "Bir kereliğine bile olsa haykırmalıyım, bir kereliğine de olsa ruhum olan ve nefes almadan yatan bu çocuğun bedelini ne kadar ağır şartlarla ödediğimi haykırmalıyım." Bu kitapta beni içten içe, geri dönüşü olmayacak şekilde yaralayan da bu satırlar oldu. Çocuğunu dünyaya getirdiği "(...)inlemelerle, gülüşmelerle ve kanlı çığlıklarla çevrelenmiş o salon, o utanç mezbahası..." dediği cehennem...
Devamında hikayedeki sembollerden bahsetmek istiyorum. Beyaz güller. "Her zaman doğum gününde sana bir demet beyaz gül gönderdim: aşka kapıldığımız ilk gecenin sabahında bana verdiğin aynı güllerden."
Beyaz gül, sadakatin, masumiyetin sembolüdür. Özellikle düğünlerde çok görülür olmasının yanında çok daha derin bir anlamı vardır. Birine bir tane beyaz gül vermek, ilk görüşte aşk anlamına gelir. Kitaptaki kadın için bunun ne anlam ifade ettiğine gelecek olursam, başta sadakat olmak üzere, bağlılığın beklentiye dönüşmesi diyebilirim. Çünkü beyaz güllerin kitapta ilk kez geçmesi, kadının onun tarafından ilk kez hatırlanmayı, görülmeyi ve nihayet sevilmeyi istediğinde olmuştur. Ancak adam onu ne hatırlamış, ne görmüş ne de sevmiştir.
"'Bana beyaz güllerinden bir tane vermek ister misin?' 'Hayhay!' Hemen bir tane uzattın. "Ama belki de bu güller bir kadından gelmiştir sana, seni seven bir kadından?' (...) 'Belki de unuttuğun bir kadın göndermiştir.' (...) Bir kez daha öptün beni. Ama yine tanımadın."