Bu konuya ilgi duyduğum için, beyaz adamın keşfettiği topraklardaki “vahşiler” üzerine yazdığı birçok etnolojik kitap okudum. Geçmişte yaşamış insanların yaşamı, düşünüşü, hayatı nasıl anlamlandırdığı, birbirleriyle olan ilişkilerini anlamak, geleceğe tutulan bir ayna işlevi görüyor çünkü. Bu kitap ise daha önce okuduklarımın aksine, bir “vahşi”nin beyaz adamlar üzerine düşüncelerinden oluşuyor.
Kitap hakkında konuşmadan önce yazarı ve kitabın yayımlanış sürecinden biraz bahsetmek gerekecek. Tablolarını satarak geçimini sağlayan bir yazar Erich Scheurmann. Eşiyle on yıldır şehirden uzak bir yarımadada hayat sürer. Bu on yıl boyunca üç çocuk sahibi olup üçünü de kaybederler. O yıllarda bir gezgin gelir adaya ve aileye daha önce hiç duymadıkları Samoa adalarından bahseder. Yabancının anlattıklarından mest olan aile buraya gidebilmek için çoğu varlığını satıp bilet parasını denkleştirmeye çalışır. Nihayetinde Scheurmann, seyahate yalnız çıkar ve 1914 senesinde uzun bir yolculuktan sonra Samoa Adaları’na varır. Upolu Adası’nda Tiavea köyünün şefi Tuiavii ile bir yıl süren bir dostluk kurar. Scheurmann, Tuiavii’nin iki metrelik iri yarı cüssesine rağmen konuşunca yumuşak ve sevgi dolu ses tonunun, dış görünüşünün kabalığından eser bırakmadığını söyler. Orada bulunduğu süre içerisinde kendisine hep dostça yaklaşıldığını, bir misafir gibi ağırlandığını belirtir. Tuiavii ile olan dostluğu artıp onun güvenini kazandıkça, onun beyaz adamla ilgili tuttuğu notlarından haberdar olur. Tuiavii bu notları kendisine sadece okuması için verir, bunları yayımlatmak gibi bir gayesi yoktur. Birkaç ay içinde başlayan 1. Dünya Savaşı için adalardaki tüm beyazlar cepheye gönderilmek istenince yazar, burayı terk eder ve Almanya’ya ulaşması 1918’li yıllara kadar mümkün olmaz. Elindeki notları Avrupa insanına bir uyarıda bulunmak ve vahşi olarak nitelendirilen insanların, Avrupalıları nasıl gördüğünü göstermek için 1920’de yayımlar. Modern insanı uyarmak ister çünkü gidişatın dünya ve canlılar için iyi yönde olmadığını in farkındadır. Kitap kısa sürede yoğun ilgi görür ve Scheurmann ülkece tanınan bir yazar kimliğine ulaşır. Kitabı okuyanlar, yazardan adayla ilgili daha fazla bilgi alabilmek için onunla konuşmaya gelir.
Tuiavii -yani kitabın asıl yazarı- Maristen'de bir misyoner okulunda öğrenciyken doğan Avrupa hayalini ancak yetişkin biri olunca gerçekleştirebilir. Tüm Avrupa’yı gezerek beyaz adamın uygarlık adını verdiği yaşam tarzını gözlemleme fırsatı bulur. Doğup büyüdüğü topraklar ile Avrupa şehirlerini kıyasladığı bu notlar büyük ihtimalle bu geziler sırasında tutuldu. Bu notları, beyaz adamın uygarlığına karşı, onun büyüsüne kapılmaması gerektiği konusunda halkına uyarıda bulunmak için yazdığını söyler.
Kitabın isminden de bahsedip içeriğine geçeceğim: Papalagi. Yani yerlilerin dilinde “Göğü Delen Adam.” Samoa takımadalarının ilk misyonerlerce keşfi sırasında yerliler onları, okyanus ve göğün birleştiği çizginin içinden çıkan yelkenliler olarak görür. Göğü delip gelen bu insanlara büyücü gözüyle bakılır, hak ettikleri saygı gösterilir elbet. Bu yüceltme, her işini büyü ile görmeye çalışan yerliler için son derece normal kabul edilebilir.
Kitap; kıyafetler, kentler, para, zaman, meslekler, makineler gibi on bir başlık hakkında Tuiavii’nin düşüncelerinden oluşuyor. Satırlar arasında gezerken Tuiavii’yi, halkının karşısına geçmiş bir hatip edasında hayal ediyor insan. İlk bölümde Avrupalıların teninin beyaz ve soluk kalmasını, vücudunun her noktasını giysilerle örtmesine bağlıyor. Bunu “Papalaginin bedeninin, mutluluğun renginden mahrum kalması” olarak ifade ediyor. Ayakları sabahtan akşama kadar sıkıca saran ayakkabıları anlatırken insanların toprağa basmaya basmaya duyularını kaybettiğini düşünür. Papalaginin “bir çiyan gibi taşların arasında” üst üste yaşadığını, komşularının isimlerini bilmediğini, isteksizce selamlaştıklarını, odalar arasında ömrünü tükettiğini söyler. “Eğer bir kimse bu taşlar arasındaki yaşamdan hoşnut değilse şöyle denir: ‘Bu anormal bir insan.” Böyle dile getirir şehirde yaşamaktan zevk almayanlara karşı modern insanın tutumunu.
Papalaginin bir orman ya da bir gökyüzü parçası görebilmek için günlerce araması gerektiğini söylerken korkunç bir atmosfer çizer Tuiavii, adeta acıdığını belli eder. Modern insanın kent dediği bu yerlerde yaşayan insanları, mercanların arasında yuvalanmış sürüngenlere benzetir. Yuvarlak metal ve ağır kağıt diye nitelendirdiği para için beyaz adamın gerçek tanrısıdır der. Çünkü para uğruna mutluluklarını, vicdanlarını yitirenler; gülmekten, onurundan, sevincinden olanlar vardır. İnsanların hep daha fazla para kazanma hırsına sahip olduğunu, bu parayla da daha fazla tüketime arzusuyla dolup taştığını söyler. Ne kadar çok eşyaya sahip olursa, o kadar değerli görür kendini papalagi. Bilmedikleri bir gerçek vardı halbuki: Sahip oldukların, sahibidir.
Vahşimiz, beyaz adamın güneşin doğuşundan batışına kadar zamanı niçin parçalara ayırdığına (saat, dakika, saniye), zamanı öğrenmek için saat taşımasına anlam veremez. Bu kadar bol vakitte insanların neden sürekli “Zamanın yok!” demesine de... Ve ardından gerçeği fark eder: Çoğu insan günün önemli bir kısmını sevmediği işlerde, sevmediği insanlardan emir alarak geçirir. İstemediği işlerde vakit harcarken asıl istediklerine vakit kalmaması olarak açıklık getirir duruma.
Özel mülkiyet kavramına yabancı olan Tuiavii, insanların ağacı, ormanı, toprağı sahiplenmesini eleştirir. Halbuki güneş tüm insanların üzerine eşit doğar ama bazıları ondan yeterince yararlanamaz. Gökyüzü, orman, toprak, ırmaklar herkes içindir ve kardeşçe paylaşılmalıdır ama beyaz adam açgözlülükle her şeye tek başına sahip ol ak ister. Tuiavii, üretilen her şeyi makinelerden çıkmış sevgisiz nesneler olarak görür. Kişinin kendi ruhundan bir parça katılmayan bu nesneler, birbirinin aynısıdır.
Eğitim, kitaplar, tanrılar üzerine de söyleyecek sözleri var Tuiavii’nin. Eşyanın kölesi olmuş, içi kazanma ve biriktirme hırsı ile dolu biz modern insanın, bu vahşinin(!) düşüncelerine hak vermesi elbette gururunu yaralıyor insanın. Çünkü biliyoruz ki bunlar aslında bizim gözlerimizi kapattığımız, görmek istemediğimiz gerçekler.
Tuiavii’den bir alıntı ile sonlandıralım: “Sevgili kardeşlerim, papalaginin bize getirdiği İncil, onun için takas edilecek bir maldan başka bir şey değildir. Meyvelerimizi, ülkemizin en büyük, en güzel parçasını elimizden almak için kullandığı bir mal..."