·464 syf.····Okunma: 08 Temmuz 2022 12:47 "Gerçeklerle üzülmeyeyim diye büyükannem bana fanteziler uydururdu."
Gabriel Garcia Marquez'in birkaç eserini okumama rağmen ağır toplar denebilecek "Yüzyıllık Yalnızlık" ve "Kırmızı Pazartesi"yi okumamıştım. Romanın anlatımı öyle bir akıyor ki Marquez'in neden bu kadar yüceltildiğini bir kere daha anladım.
Roman, akraba evliliği nedeniyle lanetlendiklerine inanılan bir ailenin kuşaklar boyunca süren hikayesi üzerine kurulu. Sadece aile değil kurucuları oldukları yerleşim yeri olan Macondo da romanın önemli bir unsuru. Kolombiya'nın tarihini ve ailesinden hareketle Kolombiya insanının yaşamını fanteziler, mitler, masallar iç içe ele alıyor yazar. Muz işçilerinin katliamı, Kolombiya iç savaşı gibi tarihi gerçeklikler bu lanetli ve olağanla olağanüstünün yadırganmayacak şekilde birlikte yaşandığı aile üzerinden işleniyor.
Klasik romanlardan alışık olduğumuz şekilde ana kahraman ve onun iç dünyasına odaklanma durumu bu romanda söz konusu değil. Sayfalarca sürecek iç çözümlemeler ve psikolojik tahlillere bu romanda rastlamıyoruz. Buna rağmen insan gerçekliğine dair pek çok şey bulabileceğiniz bir eser. Çok kalabalık bir ailede birbirinden farklı özelliklere sahip bireyler kuşaklar boyunca ne istediğini keşfedemeden, intikam, nefret, aşk, öfke, adanmışlık, mücadele gibi duygularla boğularak yalnız biçimde yaşıyor ve ölüyor. Bu açıdan yalnızlığımızı hatırlatması bakımından çok hüzünlü. Hüzünle aynı ölçüde ironik bölümlere rastlayıp sizi inanılmaz güldürebiliyor da ilginç bir şekilde. Özellikle ailenin kaşif ruhlu bireyleri, Macondoluların yenilikler karşısındaki tutumları çok eğlenceli olabiliyor. Sonuç olarak harika bir roman ve kesinlikle tavsiye ederim.
“Korkusuzca Tanrı’ya başkaldırıyor, başlarına bunca dert, bela açtığın insanların demirden mi yapıldığını sanıyorsun, diye hesap soruyordu. Bu soruyu üsteledikçe aklı büsbütün karışıyor, çekip gitmek, bir yabancı gibi başıboş dolanmak için karşı konulmaz bir istek duyuyordu. Kendisine son kertede bir an olsun başkaldırmak hakkını tanımak istiyordu. Kaç kez niyetlenip ertelediği bu özlemi gerçekleştirmek, her şeye sıçıp batırmak, koca bir yüzyıl boyunca tatsızlık olmasın diye yuttuğu bütün ağır sözleri, sövgüleri sayıp dökmek, içini boşaltmak için yanıyor tutuşuyordu.
“Bok!” diye bağırdı.
Çocuğun giysilerini sandığa koymak üzere olan Amaranta, annesini akrep soktuğunu sandı.
Telaşla “Nerede?” diye sordu.
“Ne?”
Amaranta, “Böcek” dedi.
Ursula parmağını yüreğine bastırdı.
“Burada.” dedi.