Tarık tufanı ilk okuyuşum. Dili anlatım tarzı hisleri betimleyişine bayıldım. Hikaye yaşamdan tat almayan uyanmak için bir sebebi olmayan yalnız bir adamın kapısının çalmasıyla başlıyor. Kim gelir ki kimi var? Kapıyı açası bile yok yaşamak bir sanat zannımca bu adam da oradan oraya savruluyor, yaşamayı pek beceremiyor. Şeyh oğlu ama babasının yolundan gitmemiş zorla değil ya alimden zalim de doğar. Babası da kibar kibar davet ediyor üç defa reddediyor..inanmak bilmek gibi değildir inanan adamlar inanmak istediği için inanır kafasına yattığı için değil..sabah namazını kılmayana ezan uzar uzar makamı içini acıtır..her neyse bu adam babasının yolunu seçmiyor. Üniversitede bir kıza tutuluyor ona yaranmak için içki sigara uyuştucu ne varsa yapıyo. Kız da farkında bunların ama başkasından hoşlanıyor. Gözünün önünde olan elindeki kolayı seçmez ya insan çabalamak ister. Kız da cebindeki bu adamı istemiyor doğal olarak. Bir de bu adamın bir arkadaşı var Rüstem başı belaya girince yanında gelinlikli bir kızla kapısına geliyo..Şanzelize düğün salonu ismi de ordan geliyor işte. Kitabı olay akışını manevi bir tarafı olmasını genel olarak beğendim. Şeyhlere bakış açımız aynı değil yazarla bana Necip Fazılı hatırlattı. Yalnız karakterin Edayı takıntılı bir şekilde sevmesi rahatsız etti beni biraz. Belki de günümüz konjetüründen dolayı kadın cinayetlerı ya da herhangi bir birisinin ölümü kadını elde etme takıntısı ve hayır cevabını kabullenememe durumu korkutucu geliyor bana..kitabın sonu vurucu oldu bir çok mesajı da içeriyor bence
‘Baki Semih gitme demişti. Babam da gitme demişti zamanında. İkisinin de sözünü dinlemedim ve gittim. İlk gidişimde bir hikayenin başlangıcındaydım. Şimdi o hikayenin bittiği yere gelmiştim. Bir adamın gidişiyle başlayan hiçbir hikaye geri dönüşle sona ermiyor. Gerçekten gidebilmek böyle olsa gerek’