·248 syf.····Okunma: 24 Temmuz 2022 23:52 hafıza polisi, bilinmeyen bir adada günden güne kaybolan nesnelerin ve tüm bu sürece adapte olan/olmaya çalışan insanların öyküsü. adada her gün bir nesne kaybolurken, bu nesnelere dair insanların zihinlerinde uyanan izlenimler de bir bir yok olur. fakat bu yeterli değildir. ada halkı ellerinde kalan bu nesneleri ve onları çağrıştıran her şeyi de yok etmek zorundadır. imha işlemini gerçekleştirmezlerse ya da bu varlıkları hatırlamaya devam ederlerse o noktada işe hafıza polisleri dahil olur, çünkü her şeyin unutulduğu bir adada hatırlamak ve anılara tutunmak bir çeşit isyandır. hafıza polisi her şeyin unutulduğundan emin olmak için devriye gezer, insanları sorguya çeker ve anılarına tutunabilen insanlar da tıpkı nesneler gibi bir anda sırra kadem basabilir.
adını bilmediğimiz yazar başkarakterimiz editörünün nesneleri unutmayan insanlardan biri olduğunu fark eder ve onun da hafıza polisleri tarafından ele geçirilmemesi için kendini bir kurtarma planına adar. böylece bir anlamda kendi anılarının da peşine düşer ve hikâyemiz başlar. başkarakterimizin yazmaya başladığı son romanı ile ana hikâye arasında geçişler yaparak karakterin ruhsal değişimlerinin ve ada halkını esir alan “unutuş”un da izlerini sürer.
bu unutma hali japonya’nın tarihiyle de özdeşleştirilebilir. atom bombasıyla aniden yok olan şehirler, aileler ve hatıralar, japonya’nın çok da uzak olmayan tarihinde ve ülkenin kolektif hafızasında hâlâ büyük yer kaplar. savaş sonrası yaşanan travma ve toplu yas sürecinin ağırlığı içinde hayatına devam eden japonya halkı bir yandan emperyal amerikan kültürünün yarattığı yeni toplumsal hafızayla da var olmayı öğrenmek zorundadır. 1945 yılından beri, kendisi de bir ada ülkesi olan japonya’nın kendi hafıza polisleri arasında anılarına tutunmaya çalıştığı söylenebilir.
hafıza polisi’nde kaybolan nesneler de bu noktada ayrıca dikkat çekicidir. ilk önce insanda estetik haz uyandıran, keyif verici varlıklar yok olur: şekerlemeler, müzik aletleri, güller… insanı başka insanlarla buluşturan, çemberinin dışına çıkaran nesneler de: feribotlar, mektup pulları, kutlama günlerini hatırlatan takvimler… bireyi toplumdan ayıran ve kendini özel hissetmesini sağlayan şeyler de sırayla ortadan kalkar: parfümler, zümrütler, kurdeleler… ve sonunda uzuvlar...
insanı içindeki vahşiden uzaklaştıran yegâne şey “kültür” ise, süreç boyunca şahit olduğumuz asıl yok oluş da bu değerin ada halkının doğasından zorla koparılıp alınmasıdır. ada halkı için geriye sadece piramidin alt basamakları kalır; beslenmek ve güvenliklerini sağlamak için savaşırken benliklerini gitgide yitirirler. yaratıcılıkları ölürken sürekli sığınacak yeni bir liman, yeni bir avuntu arayan halk için ne yazık ki umut çok da yakında değildir. uzun zaman sonra adada hiç dinmeyecek bir kar yağmaya başlar ve baharsa hiç gelmeyecek gibidir.
kar adanın üzerini bir toprak gibi örterken anılar da gittikçe diplere gömülür fakat derinlerde bile olsa hatıralar var olmanın yolunu bulur. ogawa’nın romanda aktardığı gibi, “kimse hikâyeleri silemez”. bir bombanın sessizliğe buladığı bir şehir tamamen unutulamaz; bir polisin yok saydığı renkler de… bilinçaltı hepsini gizlemenin ve hiç beklenmeyen anlarda onları önümüze sunmanın bir yolunu illaki yaratır. hafıza polisi’nde bilincin bu gizli kısımları kimi zaman bir sığınakla, kimi zaman çekmeceli bir dolapla, bodrumla ya da tavan arasıyla simgelenir. gözlerden ırak olan, toplumun, bir anlamda süper egonun erişemediği bu alanlar geçmişin izlerini gizler. Bazen bir kurdele parçasını, bazense bir müzik kutusunu ya da hatırlamayı seçen bir kaçağı saklayarak…
bence hafıza polisi zihni düşünmeye, sorgulamaya itmesi açısından önemli bir eser. "ya onu okuduktan sonra bir şeyler yok olmaya başlarsa?" düşüncesinin endişesiyle bir günde bitirdiğim bu kitabı mutlaka okumanızı tavsiye ederim.