Puan vermedi·100 syf.··Beğendi
···Okunma: 25 Temmuz 2022 21:58 Kamp ateşinin etrafına çember gibi dizilmiş, birbiriyle yeni tanışan bir grup
insan sohbet ediyoruz. Karanlığın ortasında önce korku hikâyelerinden
bahis açılıyor. Sonra söz yırtıcı hayvanlara, oradan da kurtlara geliyor.
Aramızdan sadece biri, o da çok kısa bir an için doğada kurt sürüsü görebildiğini
anlatıyor. Nerede, nasıl derken, hiç beklemediğim bir yerden geliyor cevabı: “Domuz
avı sırasında...” Lafı dolandırmayıp ava taraftar olmadığımı söyleyince de “Ben
sadece domuz avlarım. Başka hayvana dokunmam” diyor. Domuzların tarlaları
mahvettiğini söylüyor. “Sebebi biziz” diye de ekliyor: “Onların alanına fazla girdik...”
Atlas okurlarının da bulunduğu
o gece sohbet koyulaştıkça,
yaban domuzu avının, örneğin
dağ keçileri, karacalar ya
da kızıl geyikler kadar öfke
yaratmadığı hissine kapılıyorum.
Bu hayvanların da doğadaki her
canlı gibi yaşam hakkı olduğu,
insan baskısı yüzünden durumun
kontrolden çıkmış olabileceği
savunmasını getirsem de, yaban
domuzlarının ekolojik faydalarını
esasında pek de bilmediğimi(zi)
fark ediyorum. Bu ayki Atlas
Raporu da işte o sohbet sırasında
doğuyor. WWF yaban hayatı
uzmanı Ahmet Emre Kütükçü,
yaban domuzlarının doğada gözden kaçırdığımız rolünü Atlas için için inceledi.
Dünyada giderek büyüyen doğa hakları hareketi de bu ay sayfalarımızda geniş bir
dosya olarak yer buluyor. Doğal varlıklara hukuk karşısında “kişi” hakları verilmesini
talep eden hareket, 1970’lerde Amerikalı genç bir hukuk profesörünün “Hukuk, insan
olmayan doğa objelerine de, örneğin kayalara ve hatta ağaçlara da hak tanıyacak
kadar evrilirse ne olur?” sorusunu temel alıyor. Ancak özünde yerli ulusların dünya
görüşüne dayanıyor. Dünyayı, kendilerinin de parçası oldukları tek bir beden gibi
gören Yeni Zelanda yerlileri Maoriler diyor ki, “Ben nehirim, nehir de ben…”