Aileler neden göründüğü kadar iyi ve güvenli bir yer değildir sorusunun etrafında bazı cevaplar aradığı bu kitaptan önemli gördüğüm bazı yerleri özetlemek istiyorum. Kendi anladıklarımı ve ‘mi acaba?’ dediğim yerleri de yazacağım.
Öncelikle yaşımız çok çok küçükken yaşadığımız şeylerin genelde hatırlanmayacağı ve bu yüzden de etkisinin de az olacağını düşünürsek yanılırız. Dünyayı bi sünger gibi öğrendiğimiz o dönemlerde beynimiz hala gelişmeye devam ederken, tüm bilişsel süreçlerimiz şekilleniyor. Bu her deneyimin bir çocukluk travması oluşturabileceği anlamına gelmiyor elbette. Ancak temelde normlaştırdığımız ve kabul ettiğimiz, hata olarak görmeyi bir türlü başaramadığımız bir çok yaklaşım, ailenin yüceltilmesiyle çok kolayca uygulanıyor, destek buluyor. Bunları sorgulamaya başlamak hayatımızda bi oyuk açıyor bence. Daha önce kendimizle çatışmalar yaşadığımız kaynağı belirsiz durumlarda hatanın sebebinin kendimiz olmadığını ve hatta ortada bi sorun olduğunu gösterdiği için bir oyuk açıyor dedim. Hayatımızda hiç oyuk olmaması gibi bi ideale sarılmadan, o oyuğun olduğunu kabul edip, o oyuğu onarmaya niyetlenirsek de, başka bir insanın hayatında benzer bir oyuk açmama gibi bi etkisi de oluyor.
Bir çocuk varolduğundan itibaren güvenmek ister. Sevilmek ve onaylanmak da temel ihtiyaçlarıdır. Bu ihtiyaçların bir zaaf olarak görüldüğü ve yetişkin dünyasına göre kullanıldığı/sömürüldüğü yerde de sağlıklı bağların ve ilişkilerin aynı zamanda kişilik gelişiminin de kolay gelişmeyeceğini söyleyebiliriz en temelinde.
Anneliğin de hatalar içerebileceğinin ve bu hataların bir çok masumlaştırılmış ve yüceltilmiş gerekçe ile aklanması yerine itiraf edilmesinin çözüme daha yakın olduğunu söyleyebiliriz. Çocuğun fiziksel istismarlarındaki tepkimizin aynısını gösteremediğimiz durumlar var. Bu durumlar genelde gündelik, ev içi, ve farkında olmaksızın gerçekleşiyor. Neyin istismar olup olmadığı tartışılagelsin, biz bazı örneklerden anladıklarımıza bakalım.
Deneyimleyerek, görerek, koklayarak, dokunarak, hareket ederek, sesini çıkararak öğrenen ve kişiliğini oluşuran çocuğun bu yetilerini kısıtlamak, yasaklamak ve korkutmayı buna dahil edebiliriz. Bir örnek verilmiş; Koşarken düşen bir çocuğa, koştuğu için düştüğünü ve koşmaması gerektiğini öğütlemenin çocuğun bacaklarına çekiçle vurmak arasında çok fark olmadığını söylüyor. Zira çocuk, düşme tehditiyle bir kısıtlanmışlık yaşıyor ve aslında bu kısıtlamanın sağlıklı olduğunu söyleyemiyoruz çünkü asıl önemsenen şey ebeveynin işinin zorlaşmaması, çocuğun da kendinden verdiği ne pahasına olursa olsun sıkıntı çıkarmaması.
Kutsal annelik/ aile kendisine duyulan öfkeyi, suçlamayı kabul etmez, yasaklar.
Çocuğun hisleri hiçe sayılır, değer görmez. En temel meselenin de bu olduğunu söyleyebilirim. Bu yüzden çocuk, yaşamının devamında hisleriyle olan bağlantısında aksaklıklar yaşar. “Acımız, kötü bir evlat olmaktan değil, anne babalarımıza kırgınlıklarımızı meşru kabul edememekten, onlara karşı olumlu hislerimizin yanında olumsuz olanları da dürüstçe, suçluluk duymadan sahiplenememekten ileri geliyor.”
Çocuktan aile büyüklerine saygı duymasını beklerken, ona saygı gösterilmez, saygı karşılıksız kalır ve normal olanın bu olduğu yeterince iyi öğrenilirse yaşıtlarına, hayvanlara, bitkilere, eşyalara ve kendine de saygı duymakta zorlanmaların olacağını da söyleyebiliriz.
“Bize bitirme özgürlüğü tanınmayan ilişki gerçek bir ilişki değildir. Buna anne babamızla ilişkimiz de dahil.” Bir de bende kalan şu oldu: Anne baba çocuğun hep çocuk kalmasını, kendilerine bağımlı kalmasını, korkmasını, saygı duymasını, itaat etmesini beklerse, çocuğun büyüyüp kendi başına bir kişi olmasını destekleyecek tavırlardan uzak duruyor. Burada da zehirli bir bağ oluşabiliyor. Çünkü hep çocuk kalan, anne babasının yanlışlarını dile getirmemeyi ve hatta görmezden gelmeye, ve kendine zarar vermeye gene de ailesine sorunlu da olsa sevgi duymaya ve övmeye devam ediyor. Bu yanlışların nesillerce aktarılması devam ediyor yazara göre. Benim merak ettiğim bir kaç nesil önce olan ebeveynlik işleyişi bile devasa farklılıklar içeriyor şuankinden, peki o dönemler istismardan ibaretti diyebilir miyiz? Yazılanları yeterince iyi çözümlemediğimizde ve detaylandırmadığımızda evet diyebiliriz. Bir durumdan yola çıkıp bir şeye istismar adını vermek de bu kadar savrukça olmamalı.
Açıkçası bu kitap sistemli bir kitap değil, bir ders kitabı da değil. O yüzden çocuk kimdir, kaç yaşlarındadır, anne baba nasıl kural koyar, çocuğunu nasıl korur vs net şeyler bulamıyoruz. Muhtemelen de böyle mutlak kuralları yok. Ama genel içgörüyü sağlıyor okuduklarım. Kitabın amacı genel örneklerle bir görüş sağlamak ve asıl ilham kaynağı olan alice millere yönlendirmek okuyucuyu.
Bahsedilen konulardan diğerleri, çocuk’un arketipsel olarak da işlevinin çocuk üzerinden kurban edildiği, haksızlığa uğrayan çocuğun hakkının savunulmadığı durumlar ve ailenin her zaman haklı olduğu kabulü, son bir alıntıyla bitirelim.
“Benim haklı öfkem, beni güçlü ve uyanık yapıyor.”