Son zamanlarda adını sık duyduğum, herkesin dilinden düşüremediği bu kitabı ben de alıp az önce bitirdim. Kitap oldukça sarsıcıydı. Yazarın 1940'lı yıllarda bu denli ileri görüşlü olması etkileyici.
Kitabı okuyunca, siyasetin en kanlı silah olduğunu anlıyor insan. Dünyanın çeşitli yerlerinde görkemli saraylarda yaşayan bir avuç insan, toplumu nasıl birer piyon olarak kullanıyor, kirli oyunlarına, doymak bilmeyen iştahlarına, kendi ideolojilerine göre hareket ettiriyor bunu gözler önüne seriyor kitap. Siz inandığınız şeylerden vazgeçmeseniz de tepenizdeki bir güç kafanıza vura vura, üstünüze korku salarak, etrafınızı duvarlarla çevreleyip sizi korku kapanına alınca artık iç güdüsel midir yoksa insan doğasından mıdır bilinmez ama sizde o ideolojinin basit bir oyuncağı oluyorsunuz maalesef. Ama ne olursa olsun esas gücün milletin özünde olduğunu da unutmamalıyız. İnsanoğlu bir olup, kol kola verip etten bir duvar olduğunda da önüne geçebilecek bir güç yoktur. Ama dediğim gibi insan içgüdüsel olarak, bir üst insan, bir güç istiyor sanırım başında.
Kitaptan sonra büyük bir sorguya düşüyor insan. Aslında kitapta bahsedilen distopyanın içerisinde olduğunu anlıyor. Garip bir şekilde bir boşluğa düşüyor. Tıpkı çok beğendiğiniz filmin ardından yapışıp kaldığınız koltuktan kalkamayıp siyah ekrandan akan yazılara, isimlere dalmak gibi bir his uyandırıyor insanda.
Kesinlikle okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Özellikle, bir böcek gibi öldürülen insanların olduğu, kendi fikirlerimizi paylaşırken iki kere düşünmek zorunda olduğumuz, bir köle gibi çalışıp sabit bir ideolojiye bağlı kalmak zorunda olduğumuz, güç ve iktidar aşkının herşeyden önce geldiği günümüz dünyasında.