Puan vermedi·136 syf.····Okunma: 05 Eylül 2022 05:08 Adını çok duyduğumuz bilhassa Anayasa veya hukuka giriş derslerinde aynı anda üzerinde durduğumuz John Locke, Thomas Hobbes, Jean Jacques Roussea adında birkaç adam var. Peki kim bu adamlar? Ne için çabalıyorlar? Bu incelememde Jean Jacques Rousseau'nun üzerinde duracağım. Rousseau, insanları oldukları gibi, yasaları da olabilecekleri gibi ele alıp, toplum düzeninde güvenilir ve haklı bir yönetim kuralı bulunup bulunamayacağını araştırmakta. Bu işe, bizlere doğal hukuktan yani insanların doğuştan sahip olduğu hakları anlatarak başlamakta. İnsanların doğal yaşamlarında hiçbir eşitsizlik (ırk, ten rengi) yoktu ve bütün insanlar eşitti. Fakat insanların birlikteliği (toplum) olmadığından hukuka ihtiyaç duyulmadı. Zamanla herhangi bir egemenliğin ve düzenin olmadığı bu dönemde insanlar sosyal sözleşme ile toplumları kurdular. Toplumların kurulmasıyla doğal eşitsizlikler artmaya başladı ve kölelik, özgürlük gibi kavramlar ortaya çıktı.
Genel irade (siyasal bütünü, egemen varlığı veya toplumu kuran tüm yurttaşların ortak istemi) kuramına karşılık gelen felsefi görüşü benimseyen Rousseau'ya göre genel irade herkesin ve kamu yararını gözetirken, özel irade kişisel yarar üzerine kuruludur. Bu yüzden genel istemi halk için daha yararlı bulmuştur.
Kitap içinde 4 kısım ve alt başlıklar barındırıyor. Birinci kısımda Rousseau, toplumun yasal yaşama koşullarını belirliyor ve bizlere toplum sözleşmesinde bulunan her ortağın "önce özgürlüğünü sonra da istediği ve elde edebileceği şeyler üzerindeki sınırsız hakkını" Buna karşılık da "toplumsal özgürlüğünü ve elindeki şeylerin sahiplik hakkını" kazanması üzerine üzerine yazıyor.
İkinci kısımda halkın kendiliğinden sadece iyilik istediği ama yine her zaman kendiliğinden iyiliğin nerede olduğunu göremediği ve bu yüzden halka bir yol göstericinin yasacı olduğunu bizlere aktarıyor. Ve şöyle diyor: "İnsanlara yasalar koymak için tanrılar gerek."
Üçüncü kısıma geldiğimizde topluluğun yasaları hükümet aracılığıyla yürüttüğü, hükümetin yurttaşlarla egemen varlığın karşılıklı ilişkilerini sağlamak amacacıyla aralarında kurulmuş, gerek yasaları yürütmek gerekse toplum özgürlüğünü sürdürmekle görevli, aracı bir bütün olduğu söyleniyor. Yönetim biçimlerini üçe ayırıp demokrasinin küçük devletlere, aristokrasinin orta dereceye, monarşinin ise varlıklı devletlere elverişli olduğunu söylüyor. Sık sık bizlere bu bölümde her yönetim biçiminin her memlekete gitmeyeceğini, her toprakta aynı ürünlerden verim alınamayacağını vurguluyor anlayacağınız.
Son kısımda ise oylar, seçimler, Roma'nın Comitia'ları, tribunluk, diktatörlük, censorluk, toplum dini gibi kavramlardan bahsediyor. Sistemin uygun bir şekilde işlemesi için yurttaşların toplumsal duygularla bezenmesi gerektiğini söylüyor. Ve kitabı çok mütevazı bir şekilde bütün konuların kendi dar görüşüne sığmadığını ve daha yakın alanlara yönelmiş olduğunu söylerek bitiriyor...