·
Okunma
·
Beğeni
·
39,8bin
Gösterim
Adı:
Toplum Sözleşmesi
Baskı tarihi:
Şubat 2019
Sayfa sayısı:
136
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754589481
Orijinal adı:
Du contrat social; ou Principes du droit politique
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Jean-Jacques Rousseau (1712-1778): Bilimler ve Sanatlar Üstüne Söylev'den Emile'e, İnsanlar Arasında Eşitsizliğin Kaynağı'ndan İtiraflar'a, insanlık tarihinde çığır açan Aydınlanma düşüncesinin en önemli Romantik düşünür-yazarıdır.

Toplum Sözleşmesi'yse (1762) yayımlandığı günden bugüne toplumların birarada yaşayışlarına ilişkin en temel düşünce yapıtlarından biri olma özelliğini sürdürmektedir.

Vedat Günyol (1911-2004); Kültür tarihimizin Tercüme Bürosu ruhunu, sonraki dönemlerde yayıncısı olduğu Yeni Ufuklar dergisi ve Çan Yayınları'yla sürdüren en önemli üyelerinden biridir. Rabelais'den Rousseau'ya T. More'dan M. Gandhi'ye uzanan "yalnız ve birlikte" çevirilerinin yanısıra, kendi denemeleri de yirmiyi aşkın kitapta toplanmıştır.
144 syf.
·3 günde
Toplum Sözleşmesi, az okunan, ama üzerinde durmadan söz edilen eserlerin başında gelir. Duymayanınız yoktur heralde, peki okuyanınız? 250 yıl olmuş Jean-Jacques Rousseau bu kitabı yazalı. (Bu arada ismi çok iyi değil mi, can cak russo) O dönemin şartlarında böyle bir kitap yazmak, fikir üretmek ve asırlar sonra bile güncelliğini geçerliğini yitirmemesi kitabın önemini anlatmaya yeter heralde. Kitap dört bölümden oluşuyor; birinci bölüm toplumun sözleşmeye kurulduğundan, ikinci bölüm egemen varlıktan, üçüncü bölüm hükümetler üzerinden sistemlerden ve son bölümde sistemin işleyişinden bahsediyor.
Jacques Rousseau, kitabı yazma sebebinden bahsederken, #24672738 "Özgür bir devletin yurttaşı ve egemen varlığın bir üyesi olarak dünyaya geldiğim için, kamu işlerinde sözlerimin etkisi ne denli az da olsa, oy verme hakkım bu işleri öğrenmek görevini yüklenmeme elverir." diyor. Bu da bizim apolitik gençlerimize biraz ders olur umarım.
Kitabı okurken bir çok yerini not aldım, galiba daha sonra da okuyacağım bir kitap. Sizde geciktirmeyin okuyun.
136 syf.
·2 günde·9/10 puan
Yerleşik hayata geçme Göbekli Tepe keşfine kadar çiftçilikle bağdaştırılıyor olsa da bu keşiften sonra amacını değiştirmiş ve insanların bir araya gelmesi, iç içe yaşaması tapınaklara yakın olabilme isteği amacını ortaya çıkarmıştır. Göbekli Tepe’de bulunan T Sütunları ilk insanların sosyalizasyon nedenidir. Dinsel ritüeller aracılığıyla insanlığın yavaş yavaş yerleşik hayata geçmeleri kişileri gruplara, grupları topluluklara ve toplulukları da devlet haline getirme gerekliliği doğurmuştur. İnsanların toplum olma isteği ihtiyaçtan, devlet olma isteği ise toplumun daimi olabilmesi gerekliliğinden doğmuştur.

Devlet olma gerekliliği de yanında birçok şeyi beraberinde getirir. Bu gerekliliğin en önemlisi de yasa adı altında bulunan genellikle devletin ve uyruklarının yararına olan yazılı kararlardır. Kişilerin özgürlüğünü ve eşitliğini temel alarak her uyruğa hitap ettikleri su götürmezdir.

Yazarımız hakkında söylenecek çok şey vardır. Ancak bu lezzeti siz okurların İtiraflarım adlı eserinden okumanızı tavsiye ederim. Bunun nedeni ise Jean-Jacques Rousseau’yu tanımayan ya da yüzeysel tanıyanların asla inanamayacakları bir yaşam öyküsüdür. Romantik felsefe anlayışının fikir babası ya da öncüsü olması ise gözlemlediği her şeyin batmakta olduğu düşüncesini bütün eserlerinde okurlarına romantik bir dille anlattı. Rousseau’yu diğer filozoflardan ayıran en temel özellik ise kullandığı dilin yalın, arı ve anlaşılır olmasıdır. Kendisinden sonra gelen birçok aristokrat/filozofların fikir babası ya da eleştiri kaynağı olmuştur.

Okuma-Yazma bilmeyen bir kadın ile evliliğinden beş çocuğunun olması ve bu çocuklarının her birini yetimhanelere bırakması, Emile gibi bir kitabın ise böyle bir düşünce yapısından çıkıp, eğitim alanında yazılmış en iyi kitap olması yazarın talihi midir yoksa kaderin oyunu mudur? Bunu bilmem ama iyi bir gözlemci, etrafındaki her hareketi iyi okuma ve duygudaşlık gibi meziyetler kişi aristokrat olmasa da güzel düşünceleri ortaya dökebileceğine bir kanıt olduğudur. Doğayı kendine rehber edinen bir iki filozoftan birisidir.

Bilimler ve Sanatlar Üstüne Söylev eserinin yazılması; yazarın evden işe giderken yaya yolunu tercih etmesinden Dijon Akademisi’nin yayımlamış olduğu dergide “Bilimlerin ve sanatların gelişmesi ahlakın düzelmesine yardım etmiş midir?” sorusu etken olmuş ve yazarın hayatını baştan sona değiştirmiştir. Sorunun cevabını dillere destan olacak bir biçimde olumsuz olarak cevaplamıştır. Bu eser Rousseau’nun miladı sayılabilir.

Toplum sözleşmesi siyaset ve devlet yönetimi alanında yazılmış en temel ve en iyi kitapların başında gelir. Egemenliğin ve mutlak gücün tanımlarının yapıldığı, devlet yapılarının harika bir şekilde tanımlandığı bu eser, herkesin ilgi alanı olan siyaseti en iyi vurgulayan cümle topluluklarıdır. İçerisinde bol eleştiri ve yazarın yorumlarından çıkarılacak sayısız ders vardır. Ancak bu eseri ele almandan önce Platon’un Devlet adlı eserini okumak okur için faydalı olacaktır.

Her halkın kral olduğu demokrasi, sadece aydın kişilerin yönetime giriştiği aristokrasi ve sadece kralın kral olduğu monarşi gibi devlet yönetim şekillerini de gördüğümüz kitap okuruna toplum sözleşmesi okumadan önce ve toplum sözleşmesi okuduktan sonra ciddi manada bir fikir farklılığı sunuyor.

Yasaları ile gerçek bir devlet babası olan Lykurgos, Atinalı Solon gibi kanun koyucularından bahsinin geçtiği eserde Sulla, Sezar gibi monark liderlere de yer veriyor ve yönetimin nasıl yıkıldığı biz okurlarına haklı sebeple göstererek sunuyor. Unutulmaması gereken şey ise her yönetim şekli yıkımına doğru başka bir yönetim şeklinin zemini oluşturuyor olmasıdır.

Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir vurgusunu ancak bilinçli toplumlarda görebiliriz. Aksi olduğu sürece yönetim şekli demokrasi olsa bile yürütme mekanizması bir monarşiden farksız olur. Despot, diktatör ya da Yunanlarda gördüğümüz tiranlar gibi halkın ezilmesine ve bütün yükün uyrukların sırtında olmasına sebebiyet verir. Ancak bilinçli bir toplumdaki uyruklar yürütme mekanizmasında bulunan kişilerin görevli olduğunu bilir ve en kısa zamanda gereğini yaparak hükümet değişikliğine gider. Demokrasi ortamı kadar hiçbir yönetim şekli isyana açık bir şekil değildir.

Kitabım Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan, çevirisi yerinde ve okur tarafından anlaşılmayacak hiçbir yazımı yoktur. Kitap dört bölüm halinde sunulmuştur. Sayfa kalitesi standart okurunu üzmeyecek şekildedir. Kitabın tek kötü tarafı bu güzel anlatım diliyle daha fazla zaman geçiremeyecek olmanızdır. Ancak bu kadar az sayfada bile birçok şeyi özleyecek ve bakış açınızı daha da genişleteceksiniz.

Sözün özü; siyaset toplum içerisinde yaşayan herkesin içerisinde bulunması gereken bir anlayıştır. Siyasetle ilgilenmiyorum demek ciddi oranda yaşamıyorum demekle aynı şeyi ima eder. Bu sebeple siyaset alanında fikir sahibi olmak, bu güzel yazar ile tanışmak için kitap kesinlikle okunulası ve şiddetle tavsiye edilesidir.

Sevgi ile kalın.

Son olarak bir kuş katliamında söz etmek isterim. Her yönetici kararı tabi ki de yasa değildir ve her yasa topluma hayırlı olacak diye de bir kaide içermemektedir. 20. Yüzyıl Çin lideri Mao Zedung Çin’de iyi bir tarım ortamı yaratmak isteğiyle hemen reformlara başladı. Serçelerin tarım alanlarına zarar vermesinden dolayı ise serçelerin öldürülmesi gerektiğini beyan edip, halka bu seferberliğin başladığını duyurdu. Hatta öyle bir hal aldı ki bu iş; en çok serçe öldürenler ödüllere layık görüldü. Tahminen 2 milyar serçe katliamı yapıldı. Ancak sonuç beklendiği gibi olmadı. Serçelerin olmayışı tarım alanlarında böceklerin türemesine ve tarım alanlarını mahvetmesiyle ciddi bir kıtlık meydana getirdi. Çin halkı ve lideri yaptıkları yanlışı anladılar, geç olsa da serçelere değer vermeye kutsal saymaya başladılar. Ama iş işten geçmişti. Daha sonrasında ise Rusya’dan serçe ithal edip hayatlarına devam ettiler. Tarihe ise en büyük kuş katliamı olarak yansıdı.

Neyse Hobbes'in dediği gibi insan insanın kurdudur.
136 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10 puan
Halkın ahlakı bozulup da oylar satın alınmaya başlandığı zaman, oy avcılarını yıldırıp dizginlemek ve düzenbazlara ihanet yollarını kapamak amacıyla, oyların artık gizli verilmesi uygun görüldü.

Sağlam insanların yiyip içtiği şey hastalara nasıl iyi gelmezse, ahlakı bozulmuş bir halkı, ahlakça sağlam bir halkın yasalarıyla yönetmeye kalkışmak da iyi olmaz.

Rousseau, bu eserinde çeşitli düşünürlere atıfta bulunarak, toplum, toplumsallık, yasa, kanun, yasacı ve ahlak gibi yüzyıllardır süregelen olguları analiz etmiş. Yazarın zaman zaman sunduğu örneklemleri ve kendine özgün analizleri okuduğunuz cümlenin noktasını gördükten sonra durup düşünmenizi sağlıyor.

Bize de bu sade akıcı ve bir o kadarda faydalı eseri okuyup sindirmek, özgün bir perspektif edinmek ayrıcalığı kalıyor.

Toplumca yaşadığımız şu zor günlerde daha sesli bir şekilde ;

Göğümüz mavi, umudumuz baki kalsın...
136 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10 puan
Lisedeyken 'Atatürk'ün etkilendiği kitaplar, yazarlar vs.' tadında bir konu işlemiştik tarih dersinde; Rousseau ve Toplum Sözleşmesi de bu konunun içinde idi. Bu açıdan, Toplum Sözleşmesi'ni olabilecek en açık zihinle okudum ki çok şey ifade etti benim için. Zira Rousseau'nun titizlikle uyardığı üzre dikkatle okumasanız bile, cumhuriyetimizin kuruluş aşamaları, devamındaki önemli süreçler ve değişiklikler bu kitapta rahatlıkla göze/fikre takılabilir. Misal, Kitap IV; 'Roma'nın Comitiaları' diye bir başlık var, o başlık altında, yüz dokuzuncu sayfada, "Köylülerin çalışmayla geçen sade yaşamları, burjuvaların aylak ve tembel yaşamlarından üstün tutuldu." denerek başlanan bir kısım söz konusu. Eminim, hepinize tanıdık gelecektir: "Köylü, milletin efendisidir."

Genel itibariyle kitabın içeriğine gelecek olursak şayet, Kitap I, ilk paragraf dikkatimizi çekmelidir: "...hakkın onayladığını çıkarın gerektirdiğiyle uzlaştırmaya çalışacağım." Hemen her kitapta karşımıza çıkan, kitabın içeriğini tek cümleyle -bazen de uzunca bir paragrafla- özetleyen sözler vardır, sanırım, Toplum Sözleşmesi'ndeki de bu. Sayfaları çevirdikçe, Rousseau, varsayımsal sözleşmenin hangi şartlar altında oluştuğunu, nasıl işlerliğini devam ettirdiğini ya da ettirebileceğini bu sözüne dayalı olarak açıklarken siz de ona şahit olacaksınız. Ve bence özellikle dikkat edilmesi gereken de şu: bu sözleşmenin genel isteme (irade) bağlı olarak feshedilebilirliği.

Hemen hemen hepsinde aynı şeylerden söz edilen yarı yarıya buruk incelemelerden bunaldıysanız, muhakkak okumalı ve hatta üzerine bir şeyler daha okuyarak çıkarımlarınızı karşılaştırmalısınız. İyi okumalar.
144 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10 puan
"Toplum Sözleşmesi" 1762 yılında yayımlanmış bir eser. Rousseau bu eserinde doğa hali, mülkiyet, eşitlik, özgürlük, yasa, yurttaş, demokrasi, adalet, hükümet, devlet gibi kavramlar üzerinde duruyor. İnsanın doğasını ve toplumun gelişimini bu kavramlar üzerinden açıklamaya çalışıyor.

Eserin en önemli vurgusu olan özgürlük kavramı, insanların tarih boyunca aradıkları, uğruna savaşıp öldükleri ve öldürdükleri bir değer olmuştur. Rousseau açısından özgürlük insanların hayatındaki en temel unsurlardan biridir. Özgürlükten vazgeçmek insan olmaktan vazgeçmektir. Özgürlük için ortaya koyulan mücadele en meşru ve doğal haktır. Mülkiyetçiliğin sebep olduğu sınıf ayrımı, kölelik ve toplumda ortaya çıkan siyasal eşitsizlik Rousseau'nun savunduğu "doğa hali"ne aykırıdır. Doğa, insanların ihtiyaçları doğrultusunda birlikte yaşayacakları bir toplum oluşturmalarına sebep olur. Rousseau'ya göre bu toplumun uyum ve düzen içerisinde özgür, eşit, adil bir şekilde yaşayabilmesini toplum sözleşmesi sağlar. İnsanların ilkel doğa hallerine dönmeleri mümkün değildir ve insanlar toplum içerisinde yaşamak zorundadır. Toplumsal yaşamın özgürlük, eşitlik ve adalet çerçevesinde gerçekleşebilmesi için yasalara ve bir yönetime ihtiyacı vardır. Fakat bazı yönetimler ve ortaya koydukları yasalar, insanların doğa halini, özgürlüğünü, eşitliğini kısıtlayan bir yapıya bürünür. Rousseau onun için insanların özgürlüğüne, eşitliğine engel olan ve onları bağımlı hale getiren durumlara karşı eleştirilerde bulunur ve toplum iradesine dayanmayan yönetimleri meşru görmez, egemenliğin devredilemeyeceğini savunur. Rousseau'nun bu eleştirileri insanları baskı altında tutan yönetimlerle ve toplumla ilgilidir. Yazdıkları o dönemde özellikle orta sınıf tarafından yoğun şekilde okunmuş ve savunulmuştur. Siyasal düzene karşı yönelttiği eleştiriler ve siyasal eşitlik toplumunu savunması insanların yönetime duyduğu güveni sarsmıştır. Dolayısıyla baskıcı, zorba, totaliter yönetimler karşısında özgürlük arayışı içerisine giren toplumları fikirleri ile önemli ölçüde etkilemiştir. Özgürlük, eşitlik, kardeşlik sloganlarıyla gerçekleşen Fransız İhtilali bunların en önemlisidir. Rousseau'nun ihtilali gerçekleştiren fikirsel sebepler üzerinde büyük etkisi vardır. Yazılmasının üzerinden yıllar geçmesine rağmen bu eseri hala okuyorsak, içerdiği konular açısından etkisi sadece Fransız İhtilali ile ya da ihtilalin sonrasında yaşanan gelişmelerle sınırlı değildir. İyi okumalar...
Sefa Örnek
Sefa Örnek Toplum Sözleşmesi ya da Siyasi Hukukun İlkelerine Dair'i inceledi.
152 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10 puan
J.J. Rousseau kitapta, toplumun devletle olan ilişkilerine değişik açılardan bakarak bir sözleşme modeli çizmiş. Çizilen bu model, yazarın Toplum Sözleşmesi dediği ama bugünkü anlamda tamamen bir anayasadır. Bu anayasaya göre, egemenliğin bölünemeyeceği, devredilemeyeceği, sahibinin ve kaynağının halk olduğu belirtilerek, halkın yerleştiği toprağın bütünlüğünden de söz edilmiş. Böylece devletin temel unsurları ortaya koyulmuş. Ayrıca her yerde ve her fırsatta sözleşme kurallarının esas olduğu, bu sözleşmeye herkesin uyması gerektiği belirtilerek, demokrasilerde esas olan hukukun
üstünlüğü ilkesi telaffuz edilmiş.

Kitap beklediğimden ağır bir dile sahipti. Burada çevirmenlik bir sebepte olabilir, bilemiyorum. Daha anlaşılabilir ve akıcı okumak isterdim. 1762 yılında yazılmış bir eserden bahsediyoruz, o dönemki kelime sayısı en fazla kaç olabilir ki? Bu tip eserlerin çevirileri niçin sade olmaz hiç anlamam. Böyle olunca da okuyucu bu tip eserleri okumaktan uzaklaşıyor. Dilinin ağır olmasını önemsemeyin ve bu kitabı okuyun. Özellikle hukuk ve siyaset öğrencileri mutlaka okumalı.
136 syf.
·35 günde·Puan vermedi
Başlangıçta insanların tanrılarından başka kralları, dine dayanan yönetimden başka yönetimleri yoktu. İnsanın benzerini kendine efendi diye kabul edebilmesi ve bunun yararlı olacağı umuduna kapılabilmesi için düşünce ve duygularında uzun bir değişiklik olması gerekir.

İşte tam burada, devletin varlığının meşruluğunu açıklamak için herşeyin bir anlaşmaya dayandığını öne süren toplumsal sözleşmeciler devreye giriyor. (Hobbes, Rousseau, Locke )

Rousseau'ya göre doğa durumunda bütün insanlar eşitti, doğal eşitsizliklerin önemi yoktu. (Burada "güç" eşitsizlik yaratmaz mi diye sorulabilir; güç eşitsizlik yaratır ama hak yaratmaz.) Toplum halinde yaşamaya geçince eşitsizliklerin artmasıyla insanlar, daha üstün bir güce, "genel irade"nin ortaya koyduğu kurallarla toplumu idare etme yetkisini veriyor.

Rousseau, kitabına bu ismi vermesiyle aynı zamanda isim babası olarak da anılıyor. Okumayanlar için bile çok tanıdık bir sözle başlıyor kitap, "İnsan özgür doğar, oysa heryerde zincire vurulmuştur."
Peki kitapta nelerden bahsediyor ; üniversite boyunca sürekli duyduğum "genel irade"sinden (HAY serisi baskısında bunu "genel istem" olarak kullanmış.), yönetim biçimlerinden, yönetim şekillerinin devletlere hangi koşullarda uygunluğundan, siyaset ve dinin içiçe geçmişliğinden hatta şaşıracaksınız hangi iklim koşullarında hangi yönetim biçiminin daha uygun olduğunu bile yorumluyor. Ve hiçbir konuyu üstünkörü bırakmadan incelikle irdeliyor bu kitapta.

Rousseau'nun çağdaş demokrasinin öncüsü olduğunu kabul ederek, siyaset felsefesine ilgi duyan herkesin okumasını öneririm
136 syf.
·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
Toplum sözleşmesi geçmişten günümüze hukuki açılardan ayna tutmuş bizlere.
Rousseau ilk toplumlar döneminden başlayarak gelen hukuki sistemi ele almış. O dönemlerde bütün insanlar eşitti, hukuka ihtiyaç yoktu yalnız bu köleliği doğuruyordu. En güçlünün kendi kendine getirdiği haklar vardı. Güçlü olmak hak doğurmaz. "İnsan boyun eğmeye zorlanıyorsa, boyun eğmek zorunda değil demektir." Bununla birlikte egemenlik, demokrasi, aristokrasi, monarşi, yasalar, oylar, seçimler, diktatörlük, toplum dini, özgürlük gibi bir çok konuya değinilmiş. Devlet şeklinin nasıl olması gerektiği, iyi yönetimin belirtileri, halkın devlete karşı tutumlarının nasıl olması gerektiğini vs.. aktarıyor eserimiz.
Kısacası haklı ve doğru bir toplumun temellerini atmaya çalışan bir düzeni içeriyor. 1762 yılında basılan 258 yıllık bir eser. Siyaset okumayı sevenlere tavsiye ediyorum.
179 syf.
·32 günde·8/10 puan
Kitapta yasama, hükümet ve halk incelenmiş. Yasama ile yürütmenin fonksiyonları en temel anlamda incelenmiş. Yazar temsili demokrasiye tamamen karşı çıkmış. Ona göre halk temsilci, vekil seçtiği zaman köle durumuna düşer. Yunan şehir devletlerinde olduğu gibi halkın direk yasamaya katılması gerektiğini savunuyor. Tabi yazarın yaşadığı 18. yy’da sanayi ile beraber nüfus patlaması olduğundan bu imkansız olsa da aslında günümüz dünyasında teknoloji geliştiğinden bu pek de imkansız gibi durmuyor.
Yazar hükümetin sadece görevli bir memur olduğunu düşünüyor. Yargının ise yasama ve anayasadan tamamen bağımsız bir organ olması gerektiğini düşünüyor.

Devletlerin yapısı, ömrü, işlerliği hakkında ayrı ayrı üzerinde durulabilecek bir çok tespit var. Özellikle ülkemizin rejiminin değiştirilmeye çalışıldığı bu zamanda okunması şart bir kitap.

Dili sade, fakat kavram çok fazla. Hukuk öğrenimi görmüş olmama rağmen bir çok cümleyi tekrarlayarak okumak durumunda kaldım. Tabi bu aynı zamanda öğrenimimin eksikliğine de delildir. Bir kaç sene sonra tekrar okumam gerek sanırım.
İyi okumalar dilerim.
192 syf.
·17 günde·Puan vermedi
1K OKUMA GRUBU TOPLUM SÖZLEŞMESİ BULUŞMASI:

Okuma grubumuz bu ay insanlığa yön vermiş devrimlere neden olmuş figüranlardanJ.J. Rousseau dan Toplum Sözleşmesi kitabını masaya yatırdı. Biraz ağır bir kitap olmasına rağmen çok konuşulması gereken bir kitaptı. Bakışını derinleştirenlere ve beynini biraz karıştırma cesaretini gösterenlere önerilir.
Grup olarak şu sorulara cevap bulmaya çalıştık:

*Toplum sözleşmesi*
Soru 1:
Her şeyin yasa gücüyle tesis edildiği bir toplumda savaş olmayacağına katılıyor musunuz, sizce bu durumla savaş arasında bir bağlantı var mıdır?
Soru 2:
bir insan topluluğuna toplum diyebilmemiz için kamusal yarar amacını ve_ _politik bütünlüğü içerisinde barındırmalıdır"_ görüşü hakkında ne düşünüyorsunuz, toplum sıfatını haiz olmanın başka alternatifleri sizce var mıdır?
Soru 3:
"kimse kendine verdiği sözden sorumlu değildir"_ kuralının bütüne verilmiş söz için uygulanamayacağını savunan Rousseau'ya katılıyor musun, işbu sözler arasında fark var mıdır /ne gibi farklılıklar vardır?
Soru 4:
Rousseau manevi özgürlükle ( bkz: syf 18,19) ne anlatmak istemiştir , manevi özgürlüğün insanı kendi kendinin efendisi yapacağı saptamasına katılıyor musunuz ?
Soru 5:
Eğemenliğin devredilemez olduğunu düşünen Rousseau devletin inorganik bir yapıda olduğunu savunmuştur Rousseau'ya göre devredilen şey nedir , bahsi geçen edimle ,eğemenliğin farkı nedir ?
Soru 6:
Herkesin istemi" ile "genel istem" farkı nedir ?
Soru 7:
Aristo insanların eşit yaradılışta olmadığını kiminin köle olmak için kimiside efendi olmak için dünyaya geldikleri sözüne neden katılmıyorsunuz? İlk köleleri köle yapan kaba güçse onları kölelikte tutan korkaklık ise, peki onları kölelikten kurtaran ne olacaktır?
Soru 8:
Her türlü güç tanrıdan gelir ama bütün hastalıklarda ondan gelir böyle diye hekim çağırmak tanrının işine karışmak başkaldırış olmaz mı, neden?
Soru 9:
Efendinin köleyi öldürme hakkı vardır. Ancak efendi onu öldürmez doğal olarak düşman olmazlar aralarında barış vardır. Buna dayanarak er geç savaşa yol açan aralarındaki bu samimiyetsiz ilişkiden mi çıkar yoksa olaylar arasındaki ilişkiden mi?
Soru 10:
İnsanlara yasalar vermek için tanrılar gerek ve yasacı makineyi bulan mühendistir kralsa onu kurup işleten sözlerinden çıkarımınız nedir?
Soru 11:
Toplum herzaman genelin iyiliğini ister ancak kandırılmaya çok elverişlidir çünkü o anlaması kıt bir köre benzer bu yüzden yasacı yönetimde olan üstün zekalı olması gerekir onu kandırması için peki toplumu en çok kandıran kişinin başarılı olduğu yönetim şekli ve doğru mudur?
Soru 12:
İnsanlar gibi toplumlarda gençken yumuşak başlıdır yıllar gectikçe yola gelmez olurlar artık onu değiştirmek tehlikeli ve boşunadır sözüne katılıyormusunuz yoksa bir çözümü var mıdır?
Soru 13:
Tıpkı uzun bir kaldıraç ucunda bir nesnenin ağılsşması gibi büyük devletler küçük devletlere göre daha zayıftır peki bu zayıflık hangi alanlarda baş gösterir?
Soru 14:
Gercek demokrasi bir nebzesi için küçük toplum şarttır ancak gercek demokrasi asla var olmamıştır ve olmayacaktır demokraside sandığa gidişte sadece özgürlük vardır ondan sonrası büyük bir soru işareti bu tespiti değerlendirebilir miyiz?
Soru 15:
Tehlikeli özgürlüğü kölece rahatlığa değişmem sözü sizin için ne anlamı var niye ruso hep içimizde hergün tekrarlamalıyız diyor sizce?
Soru 16:
Özetle rusoya göre ideal toplum ve devlet şekli nasıl dır?

Toplantıdan Kare:
https://www.instagram.com/...?igshid=a1txse7zxk6l
136 syf.
·6 günde·9/10 puan
Rousseau'yu oldum olası sevmişimdir. Kendisi bir filozof olmaktan çok adeta hikaye anlatıcısı gibidir. Herhangi bir filozofun eseri düşünüldüğünde ilk akla gelenlerden biri metnin aşırı yoğunluğu ve ağırlığıdır. Rousseau'da bu durum farklı. Kendisi çok samimi bir dille ifade ettiği düşüncelerini adeta bir keşif süreciymiş gibi anlatır. Okurunu kendisinin çıkacağı düşünce keşfine davet eder. Bu keşiflerin ucu kimi zaman ilk insanlara dek giderken (İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı), kimi zaman da modern toplumun düzenine gider.

Toplum Sözleşmesi denildiğinde isim olarak bildiğim ama içerik olarak bihaber olsam da ağır, kalın ve nitelikli bir eser beklentisi içine giriyordum. Halbuki bu istemsizce içine girmiş olduğum beklentilerin ikisi hakkında yanıldığımı eseri okuduğumda çok iyi anladım. Toplum Sözleşmesi genel olarak, haklı ve doğru bir toplumun temellerinin atılmasını amaçlar. Aynı zamanda bu eser maalesef tamamlanamamış daha kapsamlı başka bir eserin yalnızca bir kısmını oluşturur. Rousseau bu yapıtları tamamlayabilseydi şayet modern düzen hakkında bu denli nitelikli olan yalnızca tek bir eserle yetinmeyecektik adeta. Rousseau ilk olarak modern toplumlardaki insanların köleleşmesini inceler. Ama bunun nasıl olduğunu değil bunu yasallaştıran ilkeler ile ilgilenir bu eserde Rousseau. Konunun kökenlerine bu eserinde değil de İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı'nda bolca değinecektir. Zaten bu açıdan bakıldığında da Toplum Sözleşmesi'ni İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı'ndan sonra okumak gerektiğini düşünüyorum.

Rousseau, aileleri ve devletleri olgusal olarak karşılaştırır. Ebeveynlerin çocuklarına gösterdiği sevgisi, onlar için ortaya koyduğu özeni adeta karşılamaktadır. Yani elde edilen ve devam ettirilen sevgi, özen için gösterilen çabayı bilfiil karşılıksızlaştırır. Buradaki ifadeden kastım kasıtlı bir çıkar görülmemesidir. Bir dersimizde bunun çok benzeri bir konuda, sevgi duymanın da bir çıkar olup olmayacağı konusunda uzun bir tartışmaya girmiştik. Bu durumda sevgi kasıtlı olmaktan çıkmakta, kasıtsız, amacı kurulmadan, adeta olgunun sonunda açığa çıkan bir duygu haline gelmektedir. Yani bizim sevgiyi de salt bir çıkar olarak göremememizin ana sebeplerinden birisi zannımca sevginin bu kasıtsız açığa çıkışında yatmaktadır. Fakat bu durum devlette ise farklılaşarak devlet başkanın bizatihi kendisinde yine kendi halkına beslemediği bu sevginin yerini bir hükmetme zevki alır. Buna sevgi bile demez Rousseau, sadece zevk der. Bir ebeveyn en baştan sevgi duyma amacıyla çocuğunun başını okşamaz, sevgi adeta en başta açığa çıkan bir durum değildir. Bir amaç içerisinde olma sevgi duyma yetisi ile alakalı değildir. Fakat devlet başkanının bu hükmetme zevki devleti bir noktadan sonra salt bu zevki hissetmek için her şeyi meşrulaştıran bir sistemler bütünü haline getirir.

Rousseau daha sonrasında güç-hak ilişkisini inceler. Güçlü olana boyun eğmek bir ödev ahlakı olamaz ona göre. İnsan boyun eğmeye zorlanıyorsa şayet boyun eğmek zorunda değildir. Ama daha sonrasında güçlü haklı ise o zaman güçlü olmaya bakılması gerektiğinden söz eder. Buraya birazdan tekrar döneceğiz çünkü bu noktada Rousseau çelişkili gibi gözükse de kendini bütüncül olarak destekleyen bir olgular sisteminden bahseder. Fakat güçlünün yok olmasıyla ortadan kalkacak olana halen daha hak diyip diyemeyeceğimizi de sorar. Demek ki hak, ona hükmeden gibi kabul edilenler yok olsa dahi ortadan kalkmayan, yok olmayan bir olgudur. Ortadan kaldırılamaz olandır. Son zamanlarda sıkça duyduğum bir sözü anımsattı bu da bana. Hak alınmaz, diye bir söz. Evet hak alınmaz, verilemez de. Hak zaten en başından beri vardır, yasa koyucunun yaptığı iş bu hakkı bulmaktır, yoktan var etmek değil. Haklar insan çeşitliliği arttıkça kendi kendilerini siyaset ve ahlak felsefesi açısından adeta türetmekte, hak koruyucularının ve yasa koyucuların yaptığı iş de bunları keşfetmeyi kendilerine ilke edinmektir.

Rousseau mükemmel bir benzetme yapar. Başkasının kölesi olmak, topluma dinginlik, huzur veriyormuş gibi gözükse bile bu köleliğe değer mi? İnsanın zindanda da sessizlik, dinginlik içinde yaşadığından bahseder ama bu orayı özlenir, aranır bir yer yapmaya yeter mi diye sorar. Hayır. Köle mutluluğu dediğimiz bir kavram var. Eğer bir insan köleliğini yaptığı kişiyi tatmin ederse mutlu olur bu olguya göre. Dolayısıyla burada da başkalarına bağlanan bir mutluluk duygulanımı görüyoruz. Duygulanımlar insanın içinden geldiği için, bu tüm duygulanımların tek tek bütünü toplum sözleşmesini oluşturmaktadır, bir tek uğruna hissedilen duygulanımlar değil. Başka bir deyişle, eğer siz toplumdaki belirli bir kesimden iseniz, salt bu kesimin mutluluğu ile toplumun bütünü huzura kavuşamaz. Toplum sözleşmesi olarak anılan düzen öyle üst düzey bir düzendir ki toplumun her kesimi başka herhangi bir kesimden kendini gerek maddi gerekse de manevi olarak soyutlamaz. Bunun aksinin yaşandığı yüzyılların sonucunu Rousseau belki de göremedi ama o ana kadar yaşanmış olan yaşanmaması gereken şeyleri çok nitelikli olarak izah edebildi.

Savaşa yol açan insanlar arasındaki ilişkiler değil, olaylar arasındaki ilişkidir. Burada o, "olaylar" kelimesi ile mülkiyeti kastetmiştir. Gerçekten de öyle, dünya savaşlarında gereksiz yere ölen milyonlarca insanı düşününce, mikro açıdan, yani bizzat bir askerin açısından başka hiç kimse ile hiçbir sorunlu ilişkisi yoktu. Sorunlu ilişkiler devletlerin birbirleri ile olanlardı ve bu makro sorunlu ilişkiler bütünü, adeta mikro ilişkiciklere mal ediliyordu. Ki zaten insanlık da bu anlayıştan yıllardır çıkamadı, çıkamıyor da. Doğal yaşam halinde nasıl savaş çıkmıyorsa, her şeyin yasa gücüne bağlı olduğu toplumda da savaş olamaz ona göre. Zaten üstte bahsettiğim gibi savaşlar da insanla insan arasında değil, devletle devlet arasında olmaktadır. Bu durumda insanlar da birbirlerine insan olarak değil, asker olarak; yurdun üyesi olarak değil, koruyucuları olarak saldırır. Özleri birbirinden ayrı olan şeyler arasında hiçbir gerçek ilişki kurulamaz Rousseau'ya göre. Buradan hareketle de insan-asker kavramının ilişkisizliğinden bahsedebiliriz. Önceki çağlarda iki devlet aralarında savaş kararı almışsa bu kadar önceden her iki devlete de bildirilirdi. Bu ön uyarı devletlerden çok insanları uyarmak için idi. O yüzden tarihte insanları, uyrukları da öldürüp hapsedenler Rousseau'ya göre haydutturlar, hükümdar değil.

Kölelik ve hak kelimelerinin zaten en başta çelişmeli kelimeler olduğunu, birinin bulunduğu yerde ötekinin bulunmayacağından söz eder. Toplumun üyelerinden her biri bütün haklarıyla kendini "bir" olan topluma adarsa şayet durum herkes için "bir" haline gelir. Böyle bir "bir"lik olunca da bunu başkalarının zararına çevirmekte de kimsenin bir çıkarı olamaz zaten en baştan. Çünkü "bir" olmaklığın bozulması bu "bir"i oluşturanların tamamını etkilemektedir. Bu açıdan aristokrasi ve burjuvazinin yanlışlığını görüyoruz aslında. Toplumda belirli seçkin bir kesimin çıkarı için toplumun geri kalanının tamamı adeta feda edilmektedir her defasında. Bu da zaten bu anlayışa hakim toplumların baştan "bir" olamadıklarının bir göstergesidir. Rousseau'nun toplumunda her kesimden insan diğerinin kötü yola düşmesinden çıkar sağlamaz, çünkü bu bütünlüğü yok eder. Bu açıdan bakıldığında da kendini topluma bağlayan kişi aslında kendini bilfiil hiç kimseye bağlamamış olur. İşte tam da burada ilk başta bahsettiğimiz güçlü olmaya bakılmalı sözünün asıl anlamı da ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda güçlü olmak da zaten "bir" olmaklıkla açığa çıkmaktadır. Burada bir de Rousseau'nun Toplum Sözleşmesi olgusunun bir tür özet cümlesini de paylaşmak istiyorum:

"Her birimiz bütün varlığımızı ve bütün gücümüzü bir arada genel istemin buyruğuna verir ve her üyeyi bütünün bölünmez bir parçası kabul ederiz."

İşte Rousseau tam da bu tüzel bütünlüğü kasteder. Bu tüzel bütünlük de zorunlu bir yasa değildir. En baştan bir gönül işidir. Bütünün birliğinin devamı bireylerin de devamı anlamına gelmektedir. Doğal yaşamdan toplumsal yaşama geçiş insanda çok önemli bir değişiklik yapar. Davranışındaki içgüdünün yerine adaleti koyar, böylece daha önce yoksun olduğu değer ölçüsünü verir ona. Rousseau toplumunda bir "ilk oturma hakkı"ndan söz eder. Bir kişi ilk nereye yerleştiyse orada kalmalı, daha fazlasını talep etmemelidir. Toplum ve genel irade de aynı zamanda kişilerin mallarını kabul etmekle onların, bu malları yasal bir biçimde ellerinde tutmalarını sağlıyor. Zorbalıkla ele geçirme diye bir mevzu da kalmıyor.

Yeri gelmişken belirtelim. Rousseau bu eserinde sonradan doğası bozulmuş olan insanın, girebileceği muhtemel en iyi halinin bir tablosunu çizmektedir bize. Çünkü ona göre insanlar ilk başta barış halinde yaşarlarken yanlış bir gelişim sergileyip bugünkü hallerine gelmişlerdir. İşte onun Toplum Sözleşmesi de tam da burada başlar. Bu geri döndürülemez yanlış gelişimi ne denli daha az zararlı hale gelebileceğini tasarlar Rousseau. Bu yanlış yola neden ve nasıl girildiğinden de incelememin başında bahsettiğim gibi İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kökeni adlı eserinde izah eder. O esere ayrı bir inceleme yapmak istediğim için pek ayrıntıya girmeyeceğim. Rousseau'ya göre bu sözleşme doğal eşitliği ortadan kaldırmaz, aksine maddesel eşitsizlik yerine manevi ve haklı bir eşitlik getirir. İnsanlar da güç ve zeka bakımından olmasalar da sözleşme ve hak-hukuk yoluyla eşit olurlar.

Bu toplumda çıkarlar arasında da bir ortaklık vardır. Bunlar birbirinden ayrı çıkarlar dahi olsa eninde sonunda birleştikleri ortak bir noktada mevcuttur. Bu da genel istem kavramını meydana getirmektedir. En temel çıkar bütünlüğün devamının sağlanması olarak kalmaktadır. Dolayısıyla her türlü bireysel gibi gözüken çıkar da bir noktada mutlaka ortak çıkara ulaşacaktır. Basit bir örnek verecek olursak, bir kişi fizikten hoşlanıyorsa bu ona bir haz verecek ama eninde sonunda topluma, devlete faydalı olacaktır. Ya da bir çiftçi ektiği ile kendi karnını doyuracak ama gelişerek toplumun bütününe de yarar sağlayacaktır. Genel istemin kendini dile getirebilmesi için de ayrı ayrı birleşmeler olmamalıdır. Her yurttaş kendi görüşüne göre fikrini söyleyebilmelidir. Şayet ille de parça parça birleşmeler olursa da bu defa da birleşmelerin sayısı artırılmalıdır. Toplumdaki birleşmeler sadece çok az sayıda sınırlı kalırsa eğer tıpkı aristokrat sınıfı gibi bir birleşmenin oluşup toplumun geri kalan kısmını birleşmeye fırsat bile vermeden kullanması içten bile değildir. Yetki verme genel istemin yönetimi altında olunca da bu elbette ki egemenlik halini alacaktır. Bu sistemde herkes başkalarına sunduğu koşullara ister istemez kendisi de uyar. Bu açıdan herkes kendi için istemeyeceği şeyi başkası için en baştan isteyemez. Bu adeta çıkar ile adaletin uyuşmasıdır Rousseau'ya göre.

Egemenlik işlemi de dolayısıyla ast-üst ilişkisini değil, bütünün tüm üyelerinin birbirleriyle yaptığı bir sözleşmedir. Temeli toplum anlaşmasıdır. Ayrıca bu sözleşmede, kabul edilmesi bakımından bireylerin haklarından vazgeçme söz konusu değildir. Onlar vazgeçme yerine değiş tokuş yapmışlardır, çünkü durumları öncekinden de iyi olmuştur adeta. Toplum sözleşmesinin bir amacı da sözleşmeyi yapanların korunmasıdır bu yüzden de. Adaletin uygulanabilirliği için de ilk başta karşılıklı olarak kabul edilmesi gerektiğinden söz eder Rousseau. Yasama ile yönetme farkı önemlidir. Yasacıyı makineyi bulan, icat eden bir mühendis, yöneticiyi ise yalnızca onu kurup işleten olarak görür Rousseau. Dolayısıyla hükümet, makinenin mucidi olan egemen varlık ile karıştırılmamalıdır. Aynı zamanda Rousseau aristokrasiyi toplum kurumlarının yarattığı eşitsizliğin, doğal eşitsizliğe üstün gelmesiyle açığa çıkan bir durum olarak ifade eder. Bu fark oldukça önemli. Burada kurumların yaşattığı eşitsizliğin ne olduğunu az çok tahmin edebiliriz; zenginlik. Doğal eşitsizlik ise yaş ve tecrübe olarak örneklendirilebilir. Böylece kendisinin ifadesiyle babanın varı yoğu oğula geçti, böylece bu aileleri soylulaştırıp yönetimi de babadan oğula geçer bir hale getirdi. Bu noktada Rousseau üç çeşit aristokrasiden de söz eder: Doğal aristokrasi; ki bu basit halklar içindir, seçime bağlı aristokrasi ve soydan gelme aristokrasi.

Sonsuza kadar sürecek bir devlet yoktur. Şayet böyle olmasaydı ütopyaların imkansızlığı da söz konusu olmazdı. En iyi ihtimalle bir devlet diğerlerinden daha geç ölür, ama her devlet eninde sonunda ölecektir Rousseau'ya göre. Politik bütün, adeta doğduğu anda bir anlamda ölmeye başlayan bir insan bedeni gibidir. İyi bir devlette işler parayla dönmez. Mesela parayla asker tutulmaz, paralı bir temsilci olunamaz. O devlette yurttaşlar ödevlerinden kurtulmak için değil, onu bizatihi kendileri yapmak için para verirler. Rousseau temsili demokrasinin de bir yönünden söz eder. İnsanlar temsili demokraside ancak bu temsilcileri seçerken özgürlerdir. Bu kısa süren özgürlük anlarını insanlar o kadar kötüye kullanırlar ki onu böyle yitirmeyi de adeta hak ederler zaten Rousseau'ya göre. Çünkü bir temsilci ne kadar nitelikli olursa olsun bütünün tüm ayrıntılarını temsil edemeyecektir. Mutlaka bir eksiklik olacak, unutulan ya da göz ardı edilen bir kesim mutlaka olacaktır. Ayrıca yürütme gücünü elinde tutanlar halkın efendileri değil, görevlileridir. Bu ayrım çok önemli, bu görevi kendilerine hükümdarlık anlamı gibi mal eden kimi liderler oldukça dünyada en iyi yönetim, toplum düzeni bile hiçbir işe yaramaz hale gelecektir.

Toplumda yeni bir yasa konulma zorunluluğu doğarsa da bu zorunluluğu herkes hissetmelidir. Başkalarının koyduğu yasaları bizlerin ihtiyacına göre denk gelip gelmemesi adeta şans işi haline gelmiştir modern çağda. İşte Rousseau'nun toplumu bu işi asla şansa bırakmaz. Modern çağda iş öyle bir noktaya gelir ki, bir raddeden sonra verilen oylar devlet bekası ya da genel istenç için değil, şu adam ya da şu parti için söz konusu olmaya başlar.

Son olarak Rousseau'nun derin tarih bilgisinden de bahsetmeden geçemeyeceğim. Rousseau eserinde Roma İmparatorluğu'ndan birçok ayrıntılı örnekler verir. Ona göre Roma İmparatorluğu toplum sözleşmesine bazı açılardan en çok yaklaşabilmiş devlettir. Rousseau eserinde son olarak din konusuna da değinir. Dinlere saygının çok önemli olduğunu belirtmenin yanında egemen varlığın yurttaşların yalnızca yaşamdaki halleriyle ilgilendiğini söyler. Egemen varlık bile olsa insanların dinsel inancına karışamaz der. Bu ayrım zannımca günümüzde de çok önemli. Din, anlamı itibariyle hayatı anlamlandıran, hakikatleri açıklama iddiasıyla ortaya çıkan inanç sistemidir. Fakat felsefeyi bir dini ya da aşkın varlığı, yaratıcıyı (nasıl isimlendirirseniz) kanıtlama ya da çürütme adına araç olarak kullanma baştan mantıksal olarak pek akılcı gelmiyor bana. Kanıtlama dediğimiz olgu bu dünya olgularında gerçekleşen, bizatihi bu dünyaya bağlı olan bir durumdur. Fakat Tanrı kavramı aşkındır, bu kanıtlama olması ya da çürütme olması yönünde gerçekleşmez. Din zaten yapısı itibariyle kayıtsız şartsız bir teslim olma durumudur. Mantıklı olması da gerekmez, ama mantıklı ise bu inanmayı güçlü hale de getirebilir. Bu yüzden kişilerin neye inanılması ya da inanılmaması gerektiğini tartışmak zaten baştan anlamsız hale gelir. İnanç kişide başlar, bitecekse de kişide biter. Bu açıdan bir dinin ilkelerinin kanıtlanması da o inanan kişiden zaten istenemeyecektir, felsefe onun kendisi dışındaki tezleri tartışır. Dinin kendisini değil, onun evrene ya da topluma ilişkin söylemlerini, gerçekten de bu böyle midir diyerek tartışır felsefe. Çünkü toplum ve evren felsefenin konusu olduğu için bu açıdan ona söz hakkı doğmaktadır. Bu açıdan dindeki tutum ile felsefedeki tutum birbirinden farklılaşır. Dine inanan teslim olur, felsefeci ise bu teslim olma dışında sorular sorar. Din yaratıcının varlığını zorunlu kılar, felsefe böyle bir zorunluluğu onaylamaz, tartışır. Kişi inanmak istiyorsa inanır, felsefe buna karışmaz da, fakat inanan kişi ya da din öğretileri kişilere bir zorunluluk tanırsa bu mutlaklaştırmaya karşı çıkar ve bunu sorgular felsefe. Bir örnek verelim, kimi dini perspektiften bakanlar mesela şeriati tartışılamaz bir şey olarak görürler ama felsefe, şeriat toplumu ilgilendirdiği için sorgulamaya başlar. Kişinin kendisinden çıkıp başka olgulara dayandırılan şeyleri tartışır felsefe. Dikkat ediniz, reddetmez ama sorgular ve tartışır. İlkeler bireysel inanç olarak kaldığında sorun yoktur ama kişi veya din o ilkeleri başkalarına adeta olması gerekenmiş gibi lanse etmeye başladığında o zaman felsefeye söz hakkı doğar.

Rousseau hakkında son bir yorumda bulunup incelememi sonlandırmak istiyorum. Rousseau bizzat insanlara yasalar vermek için Tanrıların gerekli olduğundan söz eder, çünkü yasacı insandan üstün olmalıdır ona göre. İnsan doğasını bilmesine rağmen onunla ilişiği olmayan üstün bir akıl olması gerekmektedir. Bu açıdan bakıldığında, Rousseau'nun sürekli olarak bahsettiği "egemen varlık" ya da "yasacı" kavramlarının Tanrısal bir bağlantısı da kuruluyor. Bunun iki sebebi var, ya kendisinin de bahsettiği gibi bu düzeni ancak bir Tanrı sağlayabilir ya da bu toplumsal sözleşme insanların uygulayabileceğinden çok daha üstün bir şeydir, bu yüzden de bir ütopya haline gelmektedir.

Kendisinin demokrasinin belirli uygulanışlarını eleştirdiğinden de söz etmiştik. Ancak ona göre toplum sözleşmesini destekleyen ideal bir demokrasi anlayışı da vardır. O yüzden şunları dile getirir Rousseau:

"Bir Tanrılar ulusu olsaydı demokrasi ile yönetilirdi. Böylesi olgun bir yönetim insanların harcı değil."

Ne dersiniz, belki de en baştan beri imkansız olanı belirtmeye çalışıyordu Rousseau. Ya da düşünce keşfinde o denli uzaklara gitti ki insanlıkla bağlantısını kaybetti artık.

Emin değilim, ama şundan şüphem yok: Her ne şekilde olursa olsun Rousseau'nun sizi çıkaracağı düşünsel keşiften asla pişman olmayacaksınız, bu keşfi kaçırmamanız dileğiyle...
“İnsan özgür doğar; oysa her yerde zincire vurulmuştur. Falan kimse kendini başkalarının efendisi sanır ama böyle sanması onlardan daha da köle olmasına engel değildir.“
İnsanlar yeni güçler yaratamadıklarına, eldeki güçleri birleştirip kullanmaktan Başka birşey yapamadıklarına göre, kendilerini korumak için yapacakları tek şey birleşerek diretme gücünü alt edebilecek bir güç birliği kurmaktır
Her kişi, kendi özgürlüğünden vazgeçebildiğinde bile, çocukların özgürlüğünü yok edemez; onlar insan ve özgür olarak doğarlar, özgürlükleri onlara aittir, onlardan başka hiç kimsenin bu özgürlük üzerinde tasarruf hakkı yoktur.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Toplum Sözleşmesi
Baskı tarihi:
Şubat 2019
Sayfa sayısı:
136
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754589481
Orijinal adı:
Du contrat social; ou Principes du droit politique
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Jean-Jacques Rousseau (1712-1778): Bilimler ve Sanatlar Üstüne Söylev'den Emile'e, İnsanlar Arasında Eşitsizliğin Kaynağı'ndan İtiraflar'a, insanlık tarihinde çığır açan Aydınlanma düşüncesinin en önemli Romantik düşünür-yazarıdır.

Toplum Sözleşmesi'yse (1762) yayımlandığı günden bugüne toplumların birarada yaşayışlarına ilişkin en temel düşünce yapıtlarından biri olma özelliğini sürdürmektedir.

Vedat Günyol (1911-2004); Kültür tarihimizin Tercüme Bürosu ruhunu, sonraki dönemlerde yayıncısı olduğu Yeni Ufuklar dergisi ve Çan Yayınları'yla sürdüren en önemli üyelerinden biridir. Rabelais'den Rousseau'ya T. More'dan M. Gandhi'ye uzanan "yalnız ve birlikte" çevirilerinin yanısıra, kendi denemeleri de yirmiyi aşkın kitapta toplanmıştır.

Kitabı okuyanlar 5,2bin okur

  • cenk
  • Semih GÖNÜL
  • Hülya a
  • Rıdvan
  • Etzel
  • Murat Erkmen
  • Esma KILIÇ
  • bengü kaya
  • Serbinaz YILDIZ
  • eylül saç

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-12 Yaş
%5.9
13-17 Yaş
%1.8
18-24 Yaş
%30.1
25-34 Yaş
%35.3
35-44 Yaş
%20.2
45-54 Yaş
%3.3
55-64 Yaş
%0.4
65+ Yaş
%2.9

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%35
Erkek
%65

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%16.6 (215)
9
%17.2 (223)
8
%25 (325)
7
%11.2 (145)
6
%4.7 (61)
5
%1.1 (14)
4
%0.4 (5)
3
%0.2 (3)
2
%0
1
%0.3 (4)

Kitabın sıralamaları