-Kitabın son sayfasını okuyan herkesin o an ki yüz ifadesini görmek o kadar çok isterdim ki… İnanılmaz ve etkileyici bir son bekliyor okurları…
“Bir şeyi yok etmek istiyorsanız, onu içerden fethetmelisiniz. Olduğuna inanmadığınız bir şeyi yok edemezsiniz.”
Mine Söğüt'ü ifade etmek isteseniz hangi sözcükleri kullanırsınız bilmiyorum ama benim tek bir tanımım yok. Bu kadını ya çok seversiniz ya da kalemi ile bir türlü bağ kuramazsınız. Ben sevenlerdenim. Hem de çoook sevenlerden. Yaşamın içinde olanı veriyor okuyucuya. Onun kahramanlarının büyülü dünyasında insan kendi ayak sesini duymaya başlayınca korkmuyor değil. Aynalar bile bir yabancı, yolunu kesiyor insanın. Mesela kitap bittikten sonra insan bir müddet korkuyor aynaya bakmaya. Sert yaşamlar yeryüzünde hâlâ bir yerlerde sayısız vücutta yer alıyor. Özellikle kadın hikayelerini okurken zorlandığımız satırları gerçek yaşamda belki de çok daha ağırlarını yaşayan insanlar var. Kulak vermek gerekiyor diye düşünüyorum...
* “Belki mucizelere inanmak hasta ruhların en iyi ilacıdır; ama mucizelere kanmak kimi zaman ölümcül bir hastalıktır.”
Beş Sevim Apartmanı, Pürtelaş Sokağı’nın, perdelerinin arkasında garip olayların yaşandığı bir apartmanına götürüyor bizi. Mine Söğüt, kedilerin cirit attığı o sokağı, sakinlerini ve cinperi alemi ile haşır neşir olan Beş Sevim Apartmanı sakinlerini öyle güzel anlatmış ki; kitabın tamamında kendimi oranın bir sakini gibi hissettim. Kitap aslında o kadar kasvetli ki bazen “akıl sağlığımı koruyarak okumaya devam edemeyeceğim sanırım” diyorsunuz. Ama emin olun, Mine Söğüt’ ü bırakmak hiç kolay olmuyor. O kasvet sizi o kadar içine çekiyor ki, apartmanı arayacak hale geliyorsunuz. Fakat yine de kalbin göğüs kafesine sığamayacak hale gelmesi ile sonlandırıyorsunuz kitabı.
Kitap, ana