“…Altı yıl önce soluk, zayıf bir gökkuşağı doğdu göğsümde. Ona renklerini veren aşk veya tutku değildi. Üzerinden yıllar geçtikçe bu gökkuşağı canlandı, öyle parlamaya başladı ki, rengârenk! Bir kez olsun gözlerimin önünden kaybolmadı. Yağmurdan sonra beliren gökkuşağı çok geçmeden silinir gider gökyüzünden; ancak insanların göğsünde doğuyorsa eğer, öyle kolay yok olmuyor. Lütfen sorun ona. Benim hakkımda ne düşünüyor? O da benim gökkuşağı olduğumu hissediyor mu? Yoksa çoktan sönüp gittim mi onun gökyüzünden?
Eğer öyleyse göğsümdeki bu rengârenk ışıkları söndürmeliyim. Fakat hayatıma son vermediğim müddetçe parlamaya devam edecekler…”
Osamu Dazai’nin kitaplarındaki karakterler ve iç çatışmaları, yazarın kendi iç dünyasını yansıtması adeta. Savaş sırasında ve sonrasında Japonya, bireylerin o dönemdeki yaşantısı, özellikle ve özellikle Dazai’nin çalkantılı yaşantısı. Dazai’yi okumak sizi resmen oturduğunuz yere kilitleyecek, içine çekecek. Kitabı yarım bırakmak zorunda kaldığım zamanlarda okuduğum son cümle sürekli aklımda yankılandı; geriye sar, oynat, geriye sar, oynat.
Kitabın kısa bir yorumuna gelecek olursam, Dazai kısmen başarılı bir kadın ana karakter yaratmış. Tabii annesi için aynı şeyi söyleyemiyorum çünkü ilk 10 sayfanın fotoğrafını çekip r/menwritingwomen subredditine atmamak için kendimi zor tuttum. Freudyen olaylar deyip geçelim madem.
Olay orgüsünde birkaç şey dışında beni rahatsız eden bir şey yoktu. Sorun, Dazai’nin sanki yazdığını unuturcasına yazması. Annesinin yılan korkusu, babasının ölümü, ana karakterinin eski eşi ile ilgili olaylar vs. Annesinin ölümünün olay örgüsünde zaten sallanan ana karakterin tamamen yıkımına yol açtığını anlayabiliyorum ancak annesiyle Naoji’nin arasındaki bağ o kadar sığ işlenmişti ki daha fazla diyalog geçmemesine üzüldüm.
Son satırlarında gözlerim sulandı (toz kaçtığındandır) iki büklüm oldum, o kadar şaşırtıcı bir son değildi ama belirsizliğe düşüyor insan, o da mı öldü yoksa savaşmaya devam mı edecek?
Yaz çiçeklerini seven yazın ölürmüş. Bekliyorum.