Yalnızlık, Tanrı ve Robinson'lar
Birçoğumuz için Robinson, çocukluğumuzda tanıştığımız ve yalnız kaldığımız anlarda hatırımıza getirdiğimiz bir garip öyküdür. Yalnız yaşamanın verdiği atmosferle birlikte sayfalarını nasıl bir çırpıda okuyup geçiverdiğimizi fark etmeyiz bile. Lakin Robinson Crusoe elbette bir çocuk öyküsünden çok daha fazlasını anlatmaktadır bize. Kolonizasyon çağında, Avrupalıların, dünyanın geri kalan ezoterik bölgelerini fethetme ve sömürgeleştirme teşebbüslerinin canlı bir tanığıdır bu eser. Henüz İngiltere ve Hollanda'nın açık denizlerdeki hakimiyeti başlamadan önce İspayolların okyanuslarda cirit attığı bir dönemden bahseder. Bu bakımdan eseri tarihî ve kişisel arkaplan şeklinde, iki yönden tefsir edebilme şansı ortaya çıkar. Hikayenin sonlarına doğru geldiğimizde, Avrupalıların, Atlantik üzerinden Amerika kıtaları ile nasıl bir bağlantı sağladıklarını, sermaye akışının ne kadar kolay hale geldiğinin ve Yeni Dünya kuramı etrafında şekillenen daha özgür bir hayat biçimini görürüz. Ayrıca Robinson'un, adaya çıktığında elde ettiği İncil sayesinde başlayan iç hesaplaşmaları ve Tanrı arayışında, 17. yüzyıl Avrupası'nda etkili olan Hıristiyanlık içi mezhep çatışmalarının ve bunlara istinad eden Tanrı tanımlarının izlerini bulmak da mümkün hale gelmektedir. Her halükarda Robinson, insan kuvveti ve çalışmasıyla birliktelik talihin bir insanı nerelere taşıyabileceğinin, özgürlük teması kapsamında işlenmiş bir hikayesidir.