Wittgenstein kitabın ilk bölümünde “biliyorum” sözcüğü ile oynamaya ve hesaplaşmaya girişir. Biliyorum “ifadesinin” olgusal karşılığı ile kişinin ortaya koymaya çalıştığı ifade arasındaki farka dikkat çeker ve “biliyorum, birçok durumda şu anlama gelir: bildirimim için uygun temellere sahibim. Diğer kişi de o dil oyununa aşina ise, bildiğimi kabul edecektir. Diğer kişi, dil oyununa aşina ise, o türden bir şeyi insanın nasıl bilebileceğini tasavvur edebilmelidir” diyerek bilmenin bir dil oyunu üzerindeki anlaşma olmasına vurgu yaparak sözcük ile olgu durumunu aynı zeminde birleştirmeye çalışır.
Wittgenstein vurucu bir şekilde sağduyumuzla birlikte varlığından ve varlığına dair bilgimizden şüphe duymadığımızı deklare ettiğimiz durumlara da el atarak şöyle söyler: “İdealistin sorusu şunun gibi bir şey olurdu: “ellerimin varlığından kuşku duymamaya ne hakkım var?” ve bunun yanıtı şu olamaz “onların var olduğunu biliyorum”. Ne var ki böyle bir soruyu soran böyle bir kişi, var oluş hakkındaki bir kuşkunun ancak bir dil oyununda iş göreceğini kaçırmaktadır. Dolayısıyla, önce “böyle bir kuşku neye benzerdi?” diye sormamız gerektiğini ve bunun dolaysızca anlaşılır olmadığını gözden kaçırmaktadır.
Burada ve devamında insanın bilmekle ilgili ve inanmakla ilgili bağını biraz daha serimleyen Wittgenstein “insanın büyülenmiş gibi geri döndüğü önermeler -bunları felsefenin dilinden silmek isterdim.”diyerek aslında “bilmek nedir?” “neyi bilebilirim?” “şüphe nedir” “neyden şüphe duyabilirim” gibi soruları daha da doğrusu bu soru ve sorulara karşılık kurulan cevapları ve varsaymaları ne kadar anlamsız bulduğunu göstermektedir. Burada anlamsız derken neyin kast edildiğini kaçırmamak gerek. Anlamsız, tekrar etmek gerekirse “anlamsız” belirli bir karşılıksızlığı ifade eder yani olgudan yoksun oluşa yapılan bir gönderimdir. Absürtlük manasında bir anlamsızlık değildir.
Wittgenstein bazı ampirik önermelerin doğruluğu referans çevremize aittir der. Bunun anlamını da Moore’un düşüncesi üzerinden açmaya çalışır ve Moore’un dünyanın onun doğumundan çok önce var olduğunu bildiğini söylemesi karşısında “Moore’un şunu ya da bunu bilip bilmemesi felsefe açısından ilgiye değer değildir, ilgiye değer olan, onun bilinebilmesi ve nasıl bilinebildiğidir”. Burada “neyi ve “ne kadar” sorularının elekten geçirilişini tekrar görebiliriz. İnsanın bazen bir görüşün doğruluğuna ya da sadeliği ya da simetrisi yüzünden kanaat getirdiğini, yani o görüş açısına geçmesini sağlayanın bunlar olduğunu unutmayın. İnsan bu durumda basitçe şöyle bir şey söyler: “Bu böyle olmalı.”
Wittgenstein Moore’un önermesinden devam ederek dünyanın varlığını biliyor olmanın muğlaklığını ele alır. Kendisini de dahil ederek bi nevi evet hepimiz bundan eminiz daha doğrusu dünyanın bizden önce de var olduğundan eminiz ama bu eminlik bilmeye mi dayanıyor yoksa bilisiz bir inanca mı? Sorgusunu ortaya atar. Bu sorgulama oldukça mühim ancak soruyu asla ve asla platonik bir taraftan ele almaya kalkışmamalıyız. Eğer o hataya düşersek yani şeylerin gerçekliği, dış gerçeklik, idealar gibi konularla birlikte düşünürsek Wittgenstein’ı tam karşısında durduğu bir noktadan ele almaya çalışır ve yanlış yorumlamış oluruz.
Deneyim ile bilmenin ilişkisine baktığımızda ise Wittgenstein Hume’u hatırlatan (elbette çok farklı bir yerde durarak) şunu söyler “fakat burada yaptığımız, düpedüz, her zaman olmuş olanın yine olacağı ilkesini (ya da bunun gibi bir şeyi) izlemek değil midir?” burada “burada yaptığımız” derken kast ettiği şey ise ampirik olduğunu varsaydığımız kabullerdir. Yani çekmeceye koyduğum bir kitabın yok olup gitmeyeceğine dair olan kabulümüzdür. Ancak burada ontoloji değil mantık ve argümanlar üzerinden ilerlemek durumundayız. Yani buradaki “burada yaptığımız” dediğindeki “burada yapılan” ifadesi (bu ifadenin bizden çıktığını düşünelim) bir doğa yasasına bağlılığı mı ifade eder yoksa bu ifadeyi akıl yürütmemize dahil eder miyiz? Cevap kesinlikten kaçınarak söylemek gerekirse: düşünce zincirimizin halkalarından ziyade “doğa yasasının kabulüdür”.
Wittgenstein Moore üzerinden “…. Biliyorum” önermesinin yanlış kullanımını ortaya koyar ve şöyle devam eder: ”biliyorum önermesini Moore’un yanlış kullanışı, onun bu önermeyi “ağrım var” kadar kuşkuya yer bırakmayan bir söz gibi görmesinde yatar. Ve “bunun böyle olduğunu biliyorum”dan “bu böyledir” sonucu çıktığına göre, ozaman bu ikincisinden de kuşku duyulamaz.”. “Şunu söylemek doğru olurdu: “…inanıyorumda öznel hakikat vardır, “…biliyorum”da hayır.
Burada açıkça görülebileceği gibi Wittgenstein öznel hakikatten (daha doğrusu hakikat iddiasından) belirli bir evrenselliğe varmanın işleyişindeki eksikliği göstermeye çalışmaktadır. Buradaki ifade artık bir dışavurumdur ister belirli bir şüpheye dayansın isterse de bir inanca pek de bir şey değişmeyecektir. Wittgenstein’da bir önermenin doğruluğunun “kesin” olduğunun söylenmesinin ne anlama geldiğine bakacak olursak: “Kesin” sözcüğüyle, tamamen ikna olmayı, hiç kuşku bulunmamasını ifade ederiz ve böylelikle başkalarını ikna etme arayışına gireriz. Bu öznel kesinliktir. Pekiyi bir şey ne zaman nesnel olarak kesindir? –yanılgı olanaklı olmadığı zaman. Peki ne tür bir olanaktır bu? Yanılgı mantıksal olarak dışlanmış olmalı değil midir?” Diye devam eden sorular silsilesinde vardığı sorgulama şudur (özellikle “vardığı sonuç” denemez çünkü bir sonuca varmak Wittgenstein literatüründe kolay ulaşılabilecek bir durumu ifade etmiyor).
“Ben bazı kimselerin inanmış olmalarına mı inanıyorum? Yani olgulardan bahsederken olguların gerçekliğinden ziyade söz oyunları içerisindeki mantıksal akıl yürütme şeklindeki argümanları hiçbir testten geçirmeden (ve belki de geçiremeden) kabule mi yanaşıyorum?” Yukarıda adını andığımız doğa yasalarının kabulü ile birlikte düşünelim. Ancak burada şunu not düşmeden geçemeyiz belirli bir olguya dayanan bilginin öğrenilmesi bir araç olarak ele alındığında fayda sağlıyorsa zaten bunun deneyim dünyasındaki tartışması abes kaçacaktır. Yani suyun sıfır rakımda 100 derecede kaynamasının “olgusal” gerçekliği ile dilsel ifade birleştiği zaman herhangi bir çelişki de olmadığı da ortadadır. O nedenle bu türden ifadeler ve kabuller pratik bir bilinmezliğe gebe olarak da görülmemelidirler. Zira varılan bu önerme de belirli bir kullanım için “alettir”.
Wittgenstein, metnin devamında meşhur menteşeler benzetmesini kullanır. Ona göre sorduğumuz sorular ve kuşkuların olması, bazı önermelerin kuşkudan muaf olmasına bağlıdır. Bu önermeler de soru ve kuşkularımızın üzerinde döndükleri menteşelerdir. İşte tam olarak kesinlik burada başlamaktadır. Ve direkt aktarmak gerekirse “yaşamım birçok şeyi gönül rahatlığıyla kabullenmemi içerir” Wittgenstein, bu kabullenmeleri bir çocuğun el’in ne olduğunun nasıl öğretildiğini örnek vererek açıklar. Ona göre bir çocuğa “o senin elin” diye öğretiriz “muhtemelen o senin elin” diye değil ve çocuk da işte bu noktadan hareketle sayısız sayıdaki dil oyununu öğrenir ve hiçbir zaman (doğal olarak) bu gerçekten bir el mi diye sormaz, kuşku inançtan sonra gelir.
Şimdi bir adım geriye giderek şunu söyleyebiliriz: kuşkudan muaf olmayan menteşeler üzerinde kimi kuşkular ve sorular yükseliyorsa buradaki “bunlar benim ellerimdir” kabulündeki “şüpheden” çıkan şüpheye göre, kesin bilgi ihtiyacı bir kesin olmayan bilginin varlığına bağlıdır. Ancak filozofun da dediği gibi “belirli kesinliklerin” dahilinde. Wittgenstein’ın cümlesiyle kısaca: “Kuşkulanma ve kuşkulanmama. Birincisi ancak ikincisi varsa vardır.”.
Wittgenstein, Moore tarzı bir “biliyorum” ifadesini, “dünyanın benden daha önce de var olduğunu biliyorum” tarzı bir önermeyi daha doğrusu bu önermenin kayıtsız şartsız hakikatliliğini söylemeyi hatalı bulur. Bunu dile getirmek olsa olsa dil oyunlarındaki sabit bir temel olduğu kadarıyla hakikattir. Devamında şunu ekler: “şunu söylemek istiyorum: sorun, insanların bazı noktalarda hakikati tam bir kesinlikle bilmesi değildir. Hayır, tam kesinlik insanların tutumlarıyla ilgili bir konudur yalnızca”. Hakikat iddiasının nihayetinde bir tutumun karşılığı oluşu, hakikat ve onun bilinebilmesi iddiası karşısındaki açık konumlardan birisidir. Öyle ki bu ifade ister birinci dönem olsun ister ikinci dönem değişmeyen duruşlardan birisidir.
Wittgenstein’ın “onun x olduğunu biliyorum” cümlesine ne zaman karşı çıkıp ne zaman çıkmadığına bakacak olursak konu daha da aydınlığa kavuşmuş olacaktır. Wittgenstein, birisi “y’nin x olduğunu biliyorum” dediğinde karşı çıkmadan önce tümcenin hangi bağlamda kullanıldığına bakmaktadır. Yani bir filozofun x’in y olduğunu iddia etmesiyle, günlük dildeki bir “x y’dir” ifadesi arasında fark vardır. İlk ifadeye, filozofun ifadesine açıkça karşı çıkmaktayken, dilin gündelik dil içerisindeki olgulara dayanan bağlamda kullanılmasına karşı çıkmamaktadır. Çünkü ona göre ifadeler de önermeler de tümceler de kendi bağlı oldukları dil oyununun alanı içerisinde değerlendirmeye tabii tutulmalıdırlar. Bu nedenle “bilme” sözcüğünün felsefi manada kullanılması bütünüyle hatalıdır. “Kişi “biliyorum ki p”den, p’nin çıktığı şeklindeki gramatik tuhaflık tarafından yanlış yönlendirilmekte değil midir?” diye sorar. Wittgenstein olgusal ya da mantıksal (aritmetik örnekli) şeylerin bilinebilirliğine dair güvenceyi şu şekilde sorgular:
“Matematiğin önermelerinin fosilleşmiş olduğu söylenebilir. “Benim adım …’dır” önermesi böyle değildir. Ama benim gibi bu konuda ezici kanıtlara sahip olanlar bunu da itiraz edilemez sayarlar. Ve bu düşüncesizlikten değildir. Zira, kanıtların ezici olması tam da, herhangi bir karşıt kanıt karşısında teslim olmamızın gerekmemesini içerir. Öyleyse, matematiğin önermelerini itiraz edilemez yapana benzer bir dayanağa burada sahibiz. “fakat, belki sonradan farkına varacağın bir kuruntunun pençesinde olamaz mısın?” – bu soru, çarpım tablosundaki her önermenin de karşısına çıkarılabilirdi.”
Son olarak şunu ortaya koyabiliriz: Wittgenstein belirli bir dil oyunu alanından alınan tümce yahut önermenin farklı bir dil oyunu alanına aktarılmasının çelişki yarattığını ve yanlışlığı doğurduğunu vurgular. İşte bu yanlışlık da felsefenin bugüne kadar büyük bölümünde taşınmış olan yanlışlıklardır. Metafizik ve etik problemler-önermeler-sorular bu yanlışlıklara verilebilecek en kesin örneklerdir. Ama neden? Çünkü tekrar etmek gerekirse, metafizik önermelerin dili, olguların dilini kullanmak zorundadır, olguların dili, metafizik dilini doğru bir şekilde açamaz, aynı şekilde etik de bu dil ile anlaşılamaz ve anlamsızdır. Anlaşılamaz oluşu ile anlamsız oluşu arasındak, farkı da gözeterek vurgulamak gerekirse: konuşulamayanlar üzerine susulmalıdır.