Defalarca rast gelmişsinizdir, bir tanıdığınız bir evlenmeye karar verdiğinde eşiyle alakalı sorulan ilk sorular oldukça klasiktir. En çok merak edilen şeylerin başında iş gelir. ‘Ne kadar malı var?’ şeklinde sormak hicap duyulacak şey olduğunu hissettiğinden soru böyle değil de işiyle ilgili olur. Çünkü oturduğu kafenin, yemek yediği lokantanın, kullandığı taksinin ortalama kazancını çıkarmak milli bir hobi olduğu için yapışan işle de insanımız ortalama mal varlığını çıkarıverir. Zaten eşin işi beğenilmezse de şuradan, buradan ek geliri var diye hemen ekleme yapılarak vaziyet kurtarılmaya çalışılır. Öyleki artık insanlar nereli olduğundan bile ortalama mal varlığı çıkarabilecek yeteneği kazanabilmiştir.
Bedava dağıtılıyormuş gibi zannettiği için normal şartlarda beğenmeyeceği büyüklükteki evlere milyonlarca insanın başvurması da toplumumuzun realist bir fotoğrafından başka bir şey değildir. İlginç olansa 20 yıl vade yapılan evlerin taksitlerini bitirmeye başvuranların en az yarısının ömrü yetmeyecektir. Zaten amaçları da kendilerine değil çoluk çocuklara bir mal bırakabilme arzusudur.
Marya kızı Zinayda’ya parlak bir evlilik yaptırabilmek için yaşlı ve aklı yerinde olmayan Prens K.’yı seçmiş ve aslında başka birine aşık olan kızını bile ikna etmiştir. Prens K. her şeyi rüya zannederek olayın gerçekleşmesini engellemiştir ama romanın sonunda anlıyoruz ki Marya amacına ulaşmış, kızını zengin bir valiyle evlendirebilmiştir.
Roman okuyanların yorumlarına baktığımızda hemen hepsi Marya’yı aşağılık bir varlık olarak ele almış. Belki biz de okuduğumuzda böyle hissedeceğiz ama bir de etrafımıza ve hatta aynaya baktığımızda ondan farklı olmadığımızı göreceğiz.