Kör Kazma, Yahya Kemal
Dün Küçüksu'da Selîm-i Sâlis hâtıralarından olan karakolu, enkaazından kimbilir ne deposu yapmak için, yıkıyorlardı. Kör kazma Türk İstanbul'un bir uzvunu daha kırıyor, pencereleri çaprast demir kafesli sarı badanalı Nizâm-ı Cedîd neferlerinin ilk karargâhı olan bu binalardan köşede bucakta birkaç tane daha var. Bu binâlar ki Üsküdar'da Selîmiye Kışlası'nın yavrularıdır; bize bir asır evvel yeni bir hayata girdiğimizi hatırlatır; zâten ekseriyâ şehir dışında oldukları için yıkılmasalar da olurdu, değil mi? Bu binâları yıkmadan hâsıl olacak kâr bir arsa bile değil, ancak biraz enkazdır. Lâkin biz son devrin Türkleri müceddid kafalı insanlarız. Bu şehri harap görmektense dümdüz görmekten daha çok zevk alırız, bunun için de bir asırdan beri gücümüz ancak haribeleri yıkmağa yetti. Dört sene evvel bir ecnebî mîmarla Haydarpaşa vapurunda idim, vapur denize açıldıktan sonra Anadolu sâhili görünür görünmez bu ecnebi mîmar "ne güzel mîmârî!" dedi. Ben, Haydarpaşa Garı'ndan bahsediyor sandım. "Son senelerde yeni yapıldı" dedim. Yüzüme hayretle baktı. "Hayır o müstekreh anbarı kasdetmiyorum" "Şu dört köşe kuleli binâ güzel"dedi ve Selimiye Kışlası'nı gösterdi. Bütün Türkler bu şehirde herhangi bir binayı bu kışladan fazla beğenir, çünkü beyinleri "yeni” dedikleri mikropla aşılanmış bir neslin çocuklarıdır. Bu illet, bu "yeni” sar'asıyla son asır Türkleri kör kazmayı kaptılar, yıkılmadık ne resmî dâire kaldı ne konak; dağılmadık ne eşyâ kaldı ne de döşeme; bereket versin frenklerden her şeyi bir şebek eşyâsıyle kaptığımız gibi son zamanlarda da şark eşyâsını silâhlarının, halılarınm zevkini kaptık, belki bu münasebetle bir gün kendi eşyâmızı sevmeğe alışırız! Harb zamanında İstanbul'a bir mîmar Zürcher geldi idi. Bu sanatkâra o zamanki hükûmet Rumeli Hisarı'nı, kalelerini tekrar âbâdân etmek işini teklif etti. Hisarları gidip gören bu mîmar Türklerin İstanbul toprağında fetihten bir sene evvel kurduğu o mîmârî muhaddelesini aslaa düzeltmiyerek yalnız takviye etmek usûliyle ihyâ edeceğini söyledi, hattâ kale içinde büyük sofalı kâr-ı kadim harap bir evi de aynen kurmağı düşündü. Bizim yıkanlarımız bir zihniyette, muhâfaza edenlerimiz bir zihniyettedir. Meselâ Rumeli Hisarı kalesinin îmârı bizim mimarlarımıza tevdî olunsaydı her taşını cilâlarcasına temizlerler, kulelerinin tepelerine eski kubbelerini takar, zamanın bu taşlara sindirdiği rûhu tamimiyle sıyırarak yep yeni bir hâle koyarlardı. Son zamanlarda birkaç eski câmiimiz bu usullerle îmâr edilmedi mi? İstanbul daha yüz sene evvel bütün kalıbı kıyafeti ile bir Türk şehri idi. Bütün zevk ve kalb sâhibi frenk sanatkârlarının iğrendiği "tatlı su" binâları bilhassa son devirde tıpkı güve, güzel bir kumaşı yer gibi İstanbul manzarasını dişlek bir savletle yiyor. Bu gidişle bütün İstanbul yüksek kaldırım gibi müstekreh bir binâ kümesi olacak, bunun sebebini yalnız yangınlarda; artık îmâr edecek kudrette olmadığımız, yoksullukta değil, biraz da yeniye olan ibtilâmızda aramalı. Küçüksu Karakolu'nu yıkan kör kazma kazâ ve kaderin değil bizim elimizdedir. İstanbul'u uzun bir zaman îmâr edecek biz değiliz, zaten îmâr etmek kudreti elimizde olsa bile her halde Anadolu'nun îmârından evvel teşebbüs etmek affedilmez bir hata olur. İstanbul'da ancak bugünkü ekseriyetimizle barınmak bize yeter. Cedlerimizden kalan binâları koruyabilirsek çok kâfi bir medeniyet gayreti göstermiş oluruz. Şimdiye kadar Cemil Paşa gibi mütemeddinlerimiz bir yol açmak için Mimar Sinan'ın bir eserini kör kazma ile kökünden yıkar, bir iş yaptığına zâhib olurdu. Eğer îtirâza uğrarsa halkın taassubundan şekvâ ederdi. Bu mütemeddinlere Gülhâne Parkı medhalinde Fâtih'in geçtiği kapıyı yıkamamak bir dâğ-ı derûn oldu. Şimdi bize o kapı Gülhâne Parkı'na götürecek düz bir caddeden daha güzel görünüyor. Medeniyete dâir birçok kör îtikadlarımız gibi kör kazmayı da bir tarafa bırakmalı. Ne bizim yenileşmemiz oldu, ne yenilik.. Biz bir gün yine yeni'ye vücut verebiliriz... Bize şımdi hiçbir zararı olmıyan eski binalarımız dursun. Takdîrine can attığımız frenkler, bize Fâtih'in mezarı başında, Abdülhak Hâmîd'le beraber: "Durmuş başında bekler bir kavm türbedarın" derse, şimdilik kâfî bir takdîr olur. Yahya Kemal Beyatlı 9 Şubat 1921
Tarih
·
315 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.