·286 syf.··Beğendi
···Okunma: 13 Ekim 2022 01:13 Ülkemizin yetiştirdiği en önemli psikiyatristlerden biri olan Gülseren Budayıcıoğlu'nun Günahın Üç Rengi adlı kitabını okudum. Kitapta, Madalyon isimli kliniğine gelen onun deyimiyle hasta, benim deyimimle danışanlarının karşılıklı konuşmalar şeklinde hayat hikayelerine şahit oluyoruz. Hasta dediğine bakmayın öyle güzel, insanları yargılamadan, onları anlamaya çalışıyor ki neden bu kadar başarılı olduğunu anlıyorsunuz. Bir ilaç yazıp gönderebilir oysa ki... Ama onları anlamak istiyor, geçmiş yaşantılarını dinlemek ve onlara çözüm sunmak istiyor. İnsanları bu durumdan kurtarabilmesi için öncelikle onların kendilerini bağışlayabilmelerini, yadırgamadan doğruyu bulabilmelerini sağlamaya çalışıyor. Hikayelerinde sapıklık, günah olarak saydığımız konulardan bahsediyor. İnsanların cinsel tercihlerinin, ilişkilerinin, kişiliklerinin, seçimlerinin, aldatmalarının altında yatan sebeplere tanık oluyoruz. Mazoşizm, sadizm gibi kavramların insanlar üzerindeki etkisine de hikayelerinde yer vermiş. Daha çok eşcinsellik, fahişelik ve mazoşizm üzerinde durulmuş. Bu kavramların oluşmasında genetik olmak üzere, ailenin ve çevrenin etkisi kişinin seçimlerine yön veriyor. Baskıyla büyütülen bir kız çocuğu, ne kadar ailesi tarafından o tarz ortamlardan korunmaya çalışılsada aslında bu baskı ters etki yapıp onun fahişe olmasına da sebep oluyor. Fahişe deyince kulağa kötü gelebilir ama o insanların hikayelerini bir de kendilerinden dinleyince farklı bir bakış açısına sahip oluyorsunuz. Ayrıca kitapta evliliğin sorumluluklarını hatırlatıyor. Eş seçimine de değiniliyor. Mazoşizmi benimseyen kadınların Türkiye'de halen çok olmasından bahsediliyor. Kadınlar ne kadar evlerinde şiddet görsede bunların çoğunu isteyerek kabul ettiklerini söylüyor. Erkek mazoşizminin de Türkiye'de ve dünyada yaygınlaşmasını, erkek danışanının hikayesinde gözler önüne seriyor. Ebeveynin çocuğuna olan sevgisinin yanlış bir şekilde aktarılması veya tam olarak doğru bir şekilde aktarılamaması eşcinsellik gibi bir seçime de yol açabiliyor. Örneğin Şevket Ağa isimli bir adamın babası tarafından yanlış bir sevme biçiminin onun cinsel tercihinin babasına benzeyen insanlar aramasına ve belkide o insanlarda baba özlemini çektiği için onlara yakınlaşmak istemesine sebep oluyor. Kitapta bunun gibi hikayeler mevcut.
Bu kitaptan insanlara yargılamadan bakmayı öğrendim. Sonuçta kimse kimsenin nasıl doğup büyüdüğünü, hangi durumlarla karşı karşıya kaldığını bilmiyor. Öncelik kendimiz olmak üzere, yadırgamadan bağışlamayı ve kendimizi tanımayı öğrenmeliyiz. Umudumuzu sürekli aktif tutmalıyız. Önce kendimize karşı sonra aile, eş, çocuk ve diğer insanlara karşı sorumluluklarımızın bilincine varmalıyız. Ayrıca kendimizin dertlerini gözümüzde çok büyütürken aslında bu hikayelerdeki insanlara tanık olunca, kendimize çok mu haksızlık ediyoruz diye düşünmüyor değilim.
Gülseren Budayıcıoğlu gibi insanlığa katkı sağlayacak, işini gerçekten hakkıyla yapacak kişiler ülkemizde daha çok çoğalır inşallah.