Puan vermedi·152 syf.··Beğendi
···Okunma: 17 Kasım 2022 22:19 İş, ev, iş… Okul, ev, okul…Hafta içi, hafta içi, hafta sonu…Mesai, mesai, tatil… İşte bu kısır döngü halinde giden hayatımızda, fanustan bir dünyada aldığımız monoton nefeslerde “rahatsız” edilmekten çok uzağız. İşte bu gibi durumlarda böyle kitaplar devreye girmeli ve giriyor da… DİKKAT BU KİTAP SİZİ RAHATSIZ EDECEK! İşte ihtiyacımız olan da bu. Rahatsız olmak….
Aynı dünyada yaşadığımız, aynı oksijeni tükettiğimiz, aynı karbondioksite katkı sağladığımız ama hiç göremediğimiz bu ezilen insanlar gerçektir. Güvenlikli sitelerde okuduğumuz bu kitap gerçektir.
Evet, kitabın en beğendiğim yanı beni rahatsız etmesi, hem de bunu rahat sandalyemde arkamda belime dayadığım yastık varken yapabilmesi. İnsanoğlu rahatsız olmadan farkına da varamıyor çünkü.
Kitabın diğer beğendiğim yanı üç ayrı ağızdan anlatılmış olması. Elbette daha önce bu tarzda kitaplar okudum. Bu kitabı diğerlerinden ayıran ise, zıt/uzak karakterlerin ağzından olması ve bu ayrı mahallelerin insanının çok başarılı bir şekilde bize geçmesi.
Bir diğer önem verdiğim nokta; aynı olay ya da durum, farklı kişilerin gözünden anlatılınca bir filmi birkaç kamera açısı ile aynı anda izliyor gibi hissettirmesi oldu. Örneğin; Yalçın’ın ağaçtan Melek’in önüne düşmesi/atlaması. Yargıç ile Melek’in birbirlerine bakarken düşündükleri. Yargıcın Melek’in gözlerinde gördükleri ile Yalçın’ın aynı gözlerde gördüklerinin anlatılması gibi.
Yazar üç karakteri de kendine özgü kelimelerle ve üslupla konuşturmuştur. Melek karakterini şivesi ile bize vermesi ve şiveden çıkmadan bize tespit ve aforizmaları da vermesi, Yalçın’ın sık sık “ansımak” kelimesini kullanması ilk etapta dikkatimi çeken hususlardan.
Karakterleri tek tek incelemek gerekirse;
FAİK İRFAN ELVERİR : Öncelikle tam bir hakim ismi seçmiş yazar. Faik hayatın dezavantajlı dünyasında doğmuş olsa da kendini oradan kurtarmasıyla övünüyor anlatı boyunca. Bunu başarı olarak görüyor ve içinden çıktığı toplumdan, mahalleden nefret ediyor.
“Gerçi hepsinden nefret ediyordum. Ne çok nefret ettim hayatta. Ne çok kişiden.” (syf 28)
Ve o topluma ait insanlara önyargı içerisinde. Hakim olması hatta ağır ceza mahkemesi başkanı olması bile Faik’i bu önyargıdan kurtaramamış.
“Masum olmadığını ilk bakışta anladım. Masum olamaz onun gibiler. Bilmez miyim. Aralarında büyüdüm. Ne kadar tanık getirirlerse değişmeyecekti kararım.” (syf 20)
Kendini ait olduğu toplumdan, aileden kurtardıktan sonra da evlilik hayatında başarısız olmuş, karısı tarafından aldatılmış -kendi anlatımı bu yönde olayın doğrusunu bilmiyoruz- karısından intikam alamadığı için –neticede güçlü bir ailenin kızı-, onu öldüremediği için –cezaevine girmekten, konumunun sarsılmasından korkuyor – nefret dolu. Tüm bu öfkesini ve rövanşist hareketlerini hiç hesapta olmadan yargılama fırsatı bulduğu Melek ile karşılamaya çalışıyor. Bu sebeplerden dolayı, Faik’e Melek’in suçsuzluğunu kanıtlayabilmenin/anlatabilmenin imkanı yok. Faik’in kendi anlatısının son bölümünde; Melek hakkında verdiği idam kararının bozulmasından ve asılmaktan kurtulmasından korkuyor. Melek’in asılmaması demek Faik’in dünyasında kendi mağlubiyeti demek, kendisinin acı çekmesi demek. Melek, onun gözünde içinden çıktığı mahalleden ve karısından intikam alabilmek için gönderilmiş son fırsat.
YALÇIN: Karakterdeki sol görüş, ezilenlerin yanında olma öğretisi ve gençlik refleksleri bir araya gelince, Melek’e aşık olan ve onun kahramanı olmak isteyen bir karakter yaratılmasına neden oluyor. Ama buna rağmen Yalçın, Hüsrev’in cinsel zorbalıklarına birkaç gece alet olmuştur. Kitapta anlayamadığım, benim nazarımda eksik kalan tek nokta burasıdır.
HÜSREV : Net bir kötü karakter sunuyor yazar önümüze. Yazar karakteri öyle siyaha boyamış ki, gri bile görmek çok zor oluyor haliyle. Yazar, Hüsrev’i bu kadar kötüye götüren yolu açıkça anlatmıyor. Tek verilen bilgi, Fransız bir kadına aşık olması ve kadının Hüsrev’in asil ailesi tarafından istenmemesi. Bu bilgi; ailenin Fransız kadına karşı olan tavırları, Hüsrev’e karşı baskıları ve daha sonrasındaki ayrılık süreçleri ile somutlaştırılsaydı Hüsrev’in neden bu kadar kötü olduğunu açıklayabilirdik. Tıpkı Faik gibi.
Dikkatimi çeken diğer şey; Hüsrev’den kitap boyunca “Hüsrev Bey” diye bahsedilmesi. Hem Melek hem de Yalçın tarafından. Hüsrev isminin “hükümdar”, “sultan” gibi anlamlara geldiğinden yola çıkarsak, yazar ezilenlerin/güçsüzlerin zalimle/güçlüyle savaşırken bile onlara olan korku içerir hayranlıklarını, onların üstünlüklerini reddedemeyişlerini anlatmaya çalışmış olabilir diye yorumluyorum.
MELEK : Karakterin ismi bilinçli olarak seçilmiş. Çocuk yaşta başına gelenler, eğitimsiz kaldığı gibi bir köle olmaktan başka bir şey bilmemesi ve bunlara rağmen korunan bir masumiyet söz konusu. Melek, yargıç Faik’e ve yalı sahibi Hüsrev’e ne kadar uzaksa, kendisini kurtarmaya çalışan Yalçın’a da o kadar uzak. Yalçın’ın romantik konuşmasını, Hüsrev’in Fransızca bir şeyler söylemesine benzetmesi de bu yüzden. İkisini de anlamıyor çünkü. Bu Melek’i kötü bir değil, saf biri, melek biri yapıyor.
Kitap boyunca, rahatsız olmaya alışık olmayan okurlar olarak, Melek’in kaçmasını istiyoruz. Kaçıp kurtulmasını. Hepimizde Yalçın’ın işe yaramaz çocuksu romantizmi var çünkü. Başka bir dünya bilmeyen Melek’in yeni dünyalar keşfetmesini bekliyoruz. Ne çok haksızlık yapıyoruz, ne çok mutlu sonla biten film izlemişiz. İyi olma çabamız bile samimiyetsiz oluyor. Ne diyor Melek, bize diyor, ondan bir hamle bekleyen bize diyor;
“…fırladığımnan sokağa koş baba koş lakin koşmaynan gidilecek yer bulunu muymuş” (syf 54) Evet, koşmak ile gidilecek yer bulunmuyormuş.
Melek adeta robotlaşmış, itaat etmekten başka yol bilmeyen, sevmek nedir bilmeyen bir insan.
“…beni seven mi diyo Seviyor musun? O da ne demekmiş hiç bilemedim. Sevmekmiş ben kaç kişiyle Hüsrev bey ne dediyse sevmekmiş tek bildiğim tiksinmek….” (syf 50)
Melek tek isteğini şöyle anlatıyor; “..benim tek istediğim bi ağacın altına kıvrılıp bi başıma uyumak en eskiden olduğu gibi” (syf 85)
Ağaç altında uyumak demek onun için huzur demek ve kısacık hayatında “en eskiden” tabirini kullanıyor. Çünkü o kadar yorulmuş ki, 20 senelik hayatında 100 senelik acı çekmiş durumda.
Melek’in kısa hayatı boyunca peşini bırakmayan ve kitap boyunca da bizim peşimizi bırakmayan “Sefil baykuş ne yatarsın” türküsü ile bitireyim sözlerimi;
“Ecel tuzağını açamaz mısın
Açıp da içinden kaçamaz mısın
Azad eyleseler uçamaz mısın
Kırık mı kanadın kolların hani”