Gönderi

Puan vermedi·478 syf.··
2022 42. kitabı
Çoğumuz, geçmişin masalları olarak niteler belki mitleri. Bilimsellikten uzak olduğu için okumaz, safsata olarak görürüz onları. “İnsanın ağaçtan oyularak yapıldığına ya da insanın ateşi tanrıdan çaldığına mı inanalım yani?” dediğinizi duyar gibiyim. Yalnız gözden kaçırdığımız nokta şu: Mitler insanın, gerçekliği, dünyayı ve kendini algılayış şeklini düzenler. Ait olduğu milletin, insan, dünya zaman ve mekân hakkındaki temel anlayışlarını ortaya koyar. Mitleri yaratan toplumların karakteri, mitlerine yansır. Her mit, onu benimseyenlerin sosyal, tarihi ve politik konumunu yansıtır. Bu sebeple bugün mitleri, geçmişin boş inanışları olarak kestirip atmak yerine; insanın, yaşamını anlamlandırma, bir temele oturtma çabası olarak değerlendirmek gerekir. Evet, mitler rasyonel değildir ancak amacı rasyonel olmak da değildir zaten. Mitler, değer ve anlam beyan etmeye çalışır. Mit ve bilimi aynı kefeye koymak, her ikisinin de niyetini tümden yanlış anlamaktır. Kitaba geçecek olursak; kitabın giriş kısmında bugün mitleri nasıl okumalı ve değerlendirmemiz gerektiği konusunda yazarın epey ikna edici ve detaylı açıklamalarını buluruz. Kitapta her coğrafyadan farklı toplumların yaratılış üzerine ürettiği mitleri ve bu mitlerin toplumdan topluma değişen farklı versiyonlarını görürüz. Her mitten önce, yazarın o anlatı ile ilgili açıklamalarını, diğer mitlerle olan benzerlik veya farklılıklarını içeren düşüncelerini okuruz. O miti anlamamıza engel olan mecazları ve sembolleri açıklayan bu satırlar, okuyucunun miti değerlendirmesine olumlu katkılar sunmuş. Yaratılış mitlerinin, madde, ruh, doğa, toplum ve kültür yapısını yani varoluşun en temel olgusunun kökenini ele aldığını görürüz. Hemen her mitte sonsuzun sonluyu doğurduğu fikri mevcuttur. Bunu bazı mitlerde eril ve dişil tanrının birleşmesi, bazı mitlerde çift cinsiyetli bir tanrının tek başına doğurması, bazılarında en baştaki kaosun kendi kendine bölünmesi, bazılarında bir tanrının kendini feda etmesi veya diğerleri tarafından öldürülmesi ve onun kanından (öz) dünya ve canlıların yaratılması olarak görürüz. Mitler, bu soyut ve karmaşık ilişkileri, mecazlar yoluyla somutlaştırmaya çalışır. Burada belki de doğumu, olağanüstü bir olay olarak algılayan bir milletin, yaratılışı kutsal bir zemine oturtma çabasını okumalıyız. Bu bakımdan çoğu mit sembollerle örülüdür ve o sembolleri anlamadan o miti üreten toplumun değerler sistemini de algılayamayız. O sembolleri çözdükten sonra belki mitleri bir safsata olarak nitelendirmekten vazgeçeriz. Mesela bugün tüm dünyada kutlanan yeni yılın tarihine baktığımızda yine mitleri görürüz. Birçok eski toplum, tanrının ölüp yeniden doğumunu, hayatın, canlılığın, bereketin sembolü olarak düşünmüş. Her sene kışın bitmesine yakın yeni yıl etkinlikleri düzenleyerek tanrının sembolik ölümünü kutsayıp, yeni yılın eskisinden daha verimli, üretken geçmesini arzulamış. Babil toplumu ve başka bazı mitlerde kendini, dünyanın ve insanın yaratılması için öldüren bir tanrı motifi görülür. Burada mecaz yoluyla armağan edilmiş var olma durumu görünür. Dünya ve onun içindeki tüm hayat, kurbanla kutsanmıştır. Tanrı, dünyayı yaratmak için ölmüştür; o halde her sene bu olayı canlandırmalı, ona insan veya hayvan kurbanlar sunmalı, onu mutlu etmeliyiz ki yaşam devam edebilsin. Kitapta dikkatimi en çok çeken noktalardan biri, ciddi sayıdaki mitte, dünyanın yaratılmadan önce sularla kaplı olduğu düşüncesiydi. Türklerin yaratılış destanında da gördüğümüz bu motif, dünyanın hemen her coğrafyasında anlatılan birçok mit ile benzerlik taşıyor. Bunun yanında insanın bu suların dibinden çıkarılan çamur, kil veya toprak ile yaratılması motifi de çoğu mitte ortak. Bunu tek bir ana kültürün diğer kültürleri etkilemesi olarak mı görmeliyiz, yoksa dünyanın değişik coğrafyalarında insanların benzer şeyleri düşündüğü olarak mı algılamalıyız bilemiyorum. Tabii bunun dışında, ortaya çıktığı coğrafyadan farklı bir toplumda görülmeyen, birbirine hiç benzemeyen orijinal motifler içeren yaratılış mitleri de mevcut. Bunu da her mitin ortaya çıktığı toplumun özgün bir ifadesi olarak okuyabiliriz belki de. Genelinin 1800’lü yıllardan sonra derlendiği göz önünde bulundurulduğunda, sözlü geleneğin de etkisiyle hiçbir mitin doğduğu zamanki haliyle kalmadığı da aşikâr tabii ki. Mircae Eliade’in dediği gibi “Mit modern insan içindir. Antik dünyada mit yoktur, gerçeklik vardır. Tanrılar, inançlar, ibadet, ritüel ya da insanüstü alana ait her şey gerçektir.” Bu açıdan değerlendirince mitlerin ne anlattığından ziyade, onlardan hareketle insanın düşünce yapısını anlamaya çalışmanın daha değerli olduğunu düşünüyorum.
Din
Yaratılış MitleriBarbara C. Sproul · Hil Yayınları · 201816 okunma
·
108 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.