·518 syf.····Okunma: 01 Aralık 2022 18:20 KALE, Sultan 1.Abdülhamit devrinde Osmanlı'nın Hotin'e yaptığı sefere( Bu seferle kastedilen Hotin savaşı değil, Hotin'de yapılan ama adı Hotin olmayan bir savaş) katılan Saraybosna'lı genç,öğretmen ve şair Ahmet Şabo'nun, savaş sonrası, sözde barış içinde yaşayacağı bir zamanı anlamasını ne şekilde zorlaştıracağına şahit olacağımız, savaşta oluşmuş bilincinin, memleketi olan (O zamanlar Osmanlı'nın bir vilayeti ) Saraybosna'ya dönmesiyle karşılaştığı hayata, adapte olmasına, hayatı çözme çabasına, yaşadığı zorlukları atlatmasına nasıl engel olduğunun ve nasıl ayak uydurmasını engllediğinin anlatıldığı ve bundan yola çıkarak tekrar hayata nasıl bir anlam vermesi gerektiğinin arayışını, bu ve bunun gibi konuların irdellendiği bir roman.
Kaybedilen bir savaştan kurtulan birkaç kişiden biri olan Ahmet, savaş sonrası döndüğü memleketinde, ailesini, sevdiklerini, neredeyse her şeyini kaybettiğini öğrenmesiyle boşluğa düşer ve düştüğü boşluğun ardından, hayatının çıraklık döneminde savaşa gidip savaşın biçimlendirdiği bilinciyle, barış içinde yaşanan bir zamanı anlamaya, hayatına ve dünya görüşüne bir biçim vermeye çalışır.
Birçok zorluk yaşar tabi bunu yaparken.
"Savaş acımasız, ama tıpkı hayvanlar arasındaki gibi dürüst bir mücadeledir. Barış içinde yaşamaksa, acımasız bir savaştır, ama tıpkı insanlar arasında yürütülen savaşlar gibi dürüstlükle alakası yoktur."
Kitapta geçen bu alıntıda belirtildiği gibi,savaş ve barışın ayrı dönemler ve her dönemin dayattığı bir dünya görüşünün olması, bu dönmelere ait bakış açılarının birbirinin ikamesi olamayacağı gerçeğini fark edemeyen Ahmet'in bu farkındalığa ulaşamamasının yaşattığı zorluklara şahit oluyoruz kitap boyunca.
Ahmet'in bu zorluğu yaşamasının nedeni, bilincinin; hayatının daha ilkbaharındayken katılmış olduğu savaşın gerçeklerine göre temellendirilmiş olmasıdır. Savaş ne kadar acımasız olsada dünyayı görmemizi sağlayan bir sadeliğide sunar bize. Savaş döneminde hayatımızın amacıda, rotasıda bellidir. Dar bir kalıba sığdırılmıştır davranışlarımızda, düşüncelerimizde.
Savaş sonrası memleketine dönen Ahmet, sözde bir barış içinde yaşanan bir zamanı, hayatı, savaşın biçimlendirdiği bir bilinçle anlamaya, anlayabileceği bir sadeliğe indirgemeye çalışıyor. Tabiki bu mümkün değil. Hayat hiç o kadar sade ve hiçbir şeye indirgenebilir değil. İnsanlar görünürde bir savaş olmamasına rağmen savaştan daha beter bir mücadelenin içinde. Bu mücadeleyi anlamakta zorluk çekiyor Ahmet, anlayamıyor. Birçok gözlem yapıyor, bunuda sanki hayatın içinde kalarak değil, dışında kalarak yapıyor, ama hayat bir şekilde onu içine çekmesini biliyor, kaçamıyor.
Ahmet kendince,dünyada yaşanan acımasızlıkların, yapılan haksızlıkların, adaletsizliklerin ve ahlaksızlıkların insanlar tarafından hangi motivasyonla, ne için, ne uğruna yapıldıkları gibi birçok hususu değerlendirip, kötü gidişe dur diyememenin ve kendi konumunu belirleyememesinin acısını çekiyor.
Kitabın sonundaki sonsözde bu durumu açıklayan şu cümlelerde olduğu gibi.
"Hayatın çıraklık dönemini savaşta harcayan, tıpkı nehrin çakıl taşlarını biçimlendirdiği gibi hayatın da kendisini biçimlendirmesi fırsatını kaçıran, bu yüzden de başkalarının gözünde tuhaf, kendi gözünde ise yabancı biri olan Ahmet Şabo'nun, Hotin cehenneminden döner dönmez, birdenbire içine düştüğü dramatik durum, onun, ahlakın çöküş içinde olduğu, kirli bir dünyada yaşamayı becerememesinden kaynaklanmaktadır. O, veba gibi yayılmakta bulunan ahlaki değerlerdeki bu çöküşün farkında olmasına rağmen, bu kötü gidişe dur diyemediği için çok acı çekmektedir."
Savaşta oluşmuş bilinci, barış dönemini anlamaktan çok uzak, kafası çok karışık Ahmet'in. Sürekli bir kararsızlık halinde ve bu kararsızlıklardan kurtulmak için sürekli sorguluyor insanları, insanların bencil ve birbirini bertaraf eden davranışlarını, bu davranışları sergileyen insanlardan oluşmuş toplulumu ve toplumun tepesindeki devleti.
İnsanlar her ne kadar birbirinden farklı olsada, birçok çeşitliliğe tekabül etselerde onları benzer yapan bir etkinin altında herkes, bu etkiler ve bu etkiler nasıl bertaraf edilir, bunlar dolaylı, dolaysız olarak sorgulanıyor Ahmet tarafından.
Bu noktada benimde, kitaba sadık kalarak, kitabın doğrudan değil ama dolaylı olarak sorguladığı bu konulara dair söylemek istediğim birkaç husus var.
Kitapta sorgulanan, insanların kendi içlerine dönük olmaları ve birbirine karşı duyarsız olmalarının nedenleri ve bu durumların yol açtığı olumsuzluklar temelde tek nedenden doğmakta bence. İnsanlar o kadar kendi çıkarlarına odaklıki ve bu durumun neden olduğu şey o kadar bütün düşünce ve davranışlarımızı biçimlendiriyorki kendimizi merkeze koyarak yaşamaya çalışmak kaçınılmaz olarak tezahürü oluyor bu anlayışın. Bu dünyada birçok benzerimizinde aynı davranış kalıbını benimseyerek yaşaması, birbirimizi düşman olarak gördüğümüz, birbirimizi bertaraf etmemizi gerektiren bir rekabet ortamını yaratıyor. Ahmet için hayatı katlanılmaz kılan bütün faktörler bu iklimden kaynaklanıyor aslında.
İnsanların böyle bir rekabet ortamında birbirini düşman olarak algılaması ve birbirlerini sadece ekarte edeceği bir rakip olarak görmesi sonucu toplumda kaçınılmaz olarak güven duygusu kayboluyor. İnsanlar birbirini düşman gördüğünden ve güven duymadığından iletişimlerinde birbirlerinden korunmak için kendi içlerine kapanıyor, benliklerini korumak için benliklerinin etrafında hiç kimsenin ulaşamayacağı görünmez duvarlar inşa ediyorlar. Kitapta birçok defa şehirde cezalandırılan kişilerin hapse atıldığı bir somut KALE'den bahsedilsede kitaba asıl ismini veren KALE ,birbirlerini düşman olarak görmeleri ve güven duymamaları sonucu kendi etraflarında örmüş oldukları, birbirlerini birbirleri için ulaşılmaz kılan duvarları simgeleyen metaforik anlamda kulllanıllandır.
Var olan bu düzen içinde bu duvarları yıkmak imkansızdır.
İnsanların birbirine karşı güvensizlik duymaları, birbirini düşman olarak görmeleri ve kendi çıkarlarına gömülmeleri temelde insanın yaşadığı korkuların sebep olduğu reflekslerdir.
Bir dayanışma ve güven ortamında kaybolacak bu korkular, sanki bir güç tarafından insanların dayanaşmalarına ve birlik olmalarına engel olmak için sürekli besleniyor, bu korkuların ayakta kalması, sanki kendi varlığının tek dayanak noktası buymuşçasına sürekli sağlanıyor. Lafı daha fazla uzatmadan insanların kendi insiyatifi dışında biraraya gelmelerini kendi varlığına tehdit olarak algılayan bu gücün devlet olduğunu söyleyeyim :)
Kendi koyduğu sınırlar içerisinde insanları biraraya toplayan ve insiyatif hakkını sadece kendine tanıyıp, kendi kurallarına topluma biat ettiren devlet,meşruyetini ancak, toplumdaki her bireyi korkuya duyarlı,birbirini düşman olarak gören ve birbirine güven duymayan insanlara dönüştürerek ve sağlanamayan birliğin neden olduğu, bireyin kendini zayıf hissetmesiyle her bireyin devleti sığınılacak bir liman olarak göreceği böyle bir düzenden alacağını düşünerek böyle bir ortam yaratıyor.
Ahmet'in sorguladığı bütün olumsuzluklar temelde; ideal bir insana dair tüm özellikleri bünyesinde taşıyan insanlardan oluşmuş bir toplumun, devlet tarafından varlık nedenine tehdit olarak algılanması nedeniyle, toplumu bu idealden uzak bir noktaya çekme çabasından kaynaklanmaktadır. Yani devlet hem varlık sebebimizdir hemde idealden uzak bir hayatın olmayışının sebebi.
Ahmet, idaelden uzak bir yaşama yazgılı olduğu bu hayatta, nerede konumlanacağını,kendine nasıl bir yaşam biçimi oluşturacağını ararken, bu arayışına bir çözüm olur belki diyerek, nasıl iyi olunur, bu gerçektende mümkün olabilir mi diye düşünerek hayatı bir görüşe, bir felsefeye indirgemeye çalıştığı bölümleri ifade ettiğini düşündüğüm, kitabın kapsamını ve yapısını daha iyi ifade edeceğini düşündüğüm kitapta geçen şu cümleleri incelememde paylaşmak istiyorum.
"En iyi şeyleri düşündüğüm zaman bile kötülük yaptığım bu dünya nasıl bir dünya, bu hayat nasıl bir hayattı.
Kötülüğü de iyiliği de bir yana bırakarak, hiçbir şey yapmadığım zaman da kötülük ediyorum. Konuştuğum zaman da kötülük ediyorum, çünkü söylenmesi gerekeni söylemiyorum. Sustuğum zaman da kötülük ediyorum, çünkü bu dünyada yokmuşum gibi yaşıyorum. Yaşadığım için kötülük yapıyorum, çünkü nasıl yaşayacağımı bilmiyorum."
Anlaşılabileceği gibi Ahmet mutlak bir iyi olmanında imkansız olduğunu, mutlak bir anlamda iyi olmanın ancak bir hayal olduğuna bilinciyle ikna olduğu halde,karamsarlaşması gerekirken mantıksız bir şekilde her şeyin olumlu bir şekilde değişeceğine dair bir umutta beslemektedir. Hemde hiçbir şeyin değişmeyeceğini, zamanın iyiye doğru bir değişime gebe olarak doğrusal değilde, gebelikleri önleyen, kısırlığa yol açan bir dairesellikle hareket ettiğini bilecek kadarda mantıklı, aklı başında olmasına rağmen.
İncelememi son olarak kitabın son sözünde geçen, kitabın hem yapısını, hem kitaba verilen ismin nedenini çok güzel açıklayan şu cümlelerle bitirmek istiyorum.
"Bu romanda kale, yaşamın simgesidir. Kale, kendisine yüklenen simge özelliğiyle tıpkı romanda olduğu gibi birey bireye, şekli diyebileceğimiz farklılıklar gösterse de, özde, insanın düşünsel ve ruhsal yabancılaşmasının doğal sonucu olarak başımıza dikilen, insanların kabuklarına çekilmelerini ve birbirlerini anlayabilmelerini-birbirleriyle anlaşabilmelerini giderek zorlaştıran, hatta zaman zaman imkansız bile kılan, aşılmaz setleri simgelemektedir. Meşa Selimoviç bu konudaki düşüncelerini şöyle dile getirmektedir.
"Kale, daha geniş kapsamlı bir simgedir. Bu din, ulus, inanışlar, önyargılar gibi insanları birbirinden ayıran, birey ve toplumları içlerine sığınıp, birbirlerine kapanmaya mecbur eden her şeydir." "