Yazıma kitaptaki şu güzel alıntıyla başlamak istiyorum: “Bir şey sunulmuştu bana, bir hediye, bir meyve. Ama ben o meyveden tadamadım, gök erik gibi kaldı avcumda dünya. Şimdi ben uykusuzum, yalınayağım, kendimle meşgulüm. Kapımın önünde boş peynir tenekeleri, yağmur suyu biriktiriyorum"
Bir süre yere paralel gidiyorsak muhtemelen bir süre sonra çakılacağız. Çakılırız çünkü kanatlarımız bize aitse rüzgar genelde ailedir.
Çoğumuzun annesi babası yaşıyordur ama büyük çoğunluğumuzun ailesindeki insanların tek ortak noktası yalnızca aynı çatı altında yaşamaları değil mi?
Annesizliği babasızlığı 'şanslıysak' ailedeki başka bir birey belki abi/abla belki de kardeşimiz kendi sıfatından daha da fazla yer doldurmaya çalışarak kapatmaya çalışır, yamar yüreğimizi.
Başak da bu kitapta gönlü yamalı bir bohçaya dönen, bizim gibi biri.
Biz de ne yapacağımızı, bize sunulan şeylerle nasıl bir yol izleyeceğine bir türlü karar veremeyen, bir şey yaptığımız zaman, bunu sen mi yaptın?, denilenlerden değil miyiz?
Ve İsmet Özel' in dediği gibi, "Kapanmaz yağmurun açtığı yaralar çocuklarda"
Özellikle 'ailesiz' olanlarda...