Kızıl "Zweig"
5/10
·72 syf.··
2023 1. kitabı
Bir tutkunun, güç savaşının, depresyonun ve hastalığın hikayesi; "Kızıl" Stefan Zweig, ne zaman okuma alışkanlığımın azalmaya başladığını hissetsem elimin gittiği bir yazar. Hayata dair betimlemeleri öyle gerçekçi, öyle içten ve duygusal ki neredeyse size kitabın içinde nefes aldığınızı hissettiriyor. Ve bunu öyle uzun ve detaylı tasvirlerle yapmıyor. Çoğu zaman az ve öz ancak kelimelerin çok doğru yerlerde, doğru şekildeki kullanımıyla yapıyor. İş Bankası yayınlarının Zweig'in hikayelerinden gittikçe daha fazlasını basmasını anlayabiliyoruz bu şekilde. Çünkü bu yazarı elime aldığımda emin olduğum tek bir şey var; bir kaç saat içerisinde sonuna kadar gideceğim! Zweig'ın kitaplarında hiçbir zaman duygular yalın olmaz. Çok tutkulu duygular hissedilir, her şeyin karakterin içindeki yansıması çok şiddetlidir. Hele ki aşk! Aşk öylesine derin işlenir ki bazen karakterin hayatında sadece o kadın ya da adamın olduğu ve bu duygunun karakteri bütünüyle ele geçirdiğini hissedersiniz. Ki bu anlatımın bize Zweig'in hayatına ve yaşayış şekline dair bolca ipucu verdiğini düşünüyorum. Ancak karakter, hiçbir zaman tek bir kitapta safi bir duyguyu hissetmez. Coşkulanır, sakinleşir, şaşırır, aşık olur ve bir şekilde depresif duygulara düşer. "Kızıl" 'da bu hissiyatlardan farklı bir kitap çizgisi oluşturmuyor. Önce uzun uzun Viyana'yı anlatan Zweig, bu şehrin hüznünü ve havasını anlatmak için; "sanki dışarıda tüm dünya, derdini milyonlarca gözyaşıyla döküyordu" diyor. Bu şüphesiz ki Viyana'dan ziyade, bu şehrin ana karakterimizin içindeki yansımasını anlatmak için kurulmuş bir cümle olmalı. Zira Berger okul okumak için geldiği bu şehre bakıyor ve Zweig söylüyor; "Yıllardır beklediği şey bu muydu?" Doktorluk kariyerine Viyana'da devam eden Berger'in, benliğindeki çatışmaları, özgüvensizliğini, belki de masum bir aşkın ve bir hastalıkla tanışmanın onu nasıl değiştirdiğini okuyoruz bu kitapta. Kendi eksikliklerini nasıl kapatmaya çalıştığını ve bir yere ait olma hırsını.. Okuduğumuz karakter eminim ki hepinize tanıdık gelecektir ki bence okuyucuyu Zweig'in romanlarına bu kadar bağlayan şey de tam olarak bu, yazdığı herkesin bizden, sizden, onlardan biri olması. Ailesinin şefkatli kollarını bırakıp farklı bir şehre gelen silik bir karakterin içinde kopan fırtınalar ne olabilir ki? Bunu kitabı okuduğumuzda görüyoruz. Ancak bildiğimiz bir şey var ki; o da, bu gibi durumları Zweig'in çok iyi anlattığı. Berger; sizin, benim yan komşum olabilirdi, öyleydi de belki. Yine kasvetli bir şehirde başlayan bu hikaye "...yaşamın gerektirdiği gibi güçlü ve acımasız olmayı bilmiyordu. Gerçekten değersiz, gerçekten çocuk muydu?" cümleleri eşliğinde karakterin iç çatışmalarıyla devam ediyor. Ardından Zweig, belki de en doğru cümlelerle bir depresyonu anlatıyor; "Onlardan biriymiş gibi oturmuyor muydu orada, onların hepsinden daha hasta ve ölüme daha yakın değil miydi belki de? Tuhaftı, böylece oturmaktan ve zamanın akıp gittiğini görmekten başka arzuladığı bir şey yoktu." Zamanın akıp gitmesini istemek, geçmeyen günler ve ölüme yakın olduğun düşüncesinin iç sıkıştıran kasveti. Depresyon daha iyi nasıl anlatılabilirdi ki? ve kitap; "Dışarıdan, pencelerelerin ardından yabancı büyük kentin hiddetli sesinden başka bir şey duyulmuyordu; kent, durmaksızın homurdanıyor, ne ölümle, ne de yaşamla ilgileniyordu." cümlesiyle biterken yine şehir metaforu üzerinden bir sonu anlatıyor. Sahi, odaların içinde ölümler varken, tüm telaşıyla yaşamaya devam eden bir şehir kadar yabancı hissettiğimiz başka ne olabilirdi ki?
Edebiyat-Düşünce
KızılStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202237bin okunma
·
22 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.