“Yani dünyanın sana sunabileceği en derin deneyimlerden biri, bir bakıma, kırk bir kalptir.”
İki eski dost ve eski gangster olan Charlie ve Maurice İspanya’da bir limanda, Maurice’in yıllardır görüşmediği kızının yolunu gözlüyorlar. Kız ya Tanca’dan gelen bir feribottan inecek, ya da Tanca’ya giden bir feribota binecek. Hangisi olduğunu onlar da bilmiyor ama bekliyorlar.
İkili limanda, genellikle danışmanın yanındaki bankta oturup etrafı gözlerken bir yandan kızı tanıyor olabileceğini düşündükleri yolcuları sorguya çekiyorlar, bir yandan da sohbet ediyorlar.
En can alıcı kısmı da bu: sohbetler.
Roman limanda bekledikleri an ile geçmişten bahsettikleri zamanları birbirinden ayıran iki zamanlı bir anlatım ile ilerliyor. Özellikle 2018’de limanda geçen ve çoğu zaman bir tiyatro eserini andıran derinlikli, yoğun diyaloglarla örülü bölümler çok etkileyici.
Geçmişin tasviri bazen şaşırtıcı şekilde apaçık. Limandaki belirsiz bekleyişimiz devam ettiği sürece yalnızlık, kayıp, erkeklik, keder, delilik, kabulleniş, kimlik, sorunlu aile ilişkileri, kadın karakterlerin erkek hegemonyası içinde var olma savaşı, ölüm gibi birçok derin konuya değiniyorlar. Bu yüzden çok uzun bir kitap olmamasına rağmen sindirmek biraz zaman alabiliyor.
Bu iki sokak filozofunun kederli, çoğu zaman trajik ve zaman zaman da eğlenceli hikâyesi, mekanlarıyla, konusuyla, işleyişiyle tam festival filmi tadında bir roman olmuş. Sisli manzara karşısında yarım saat sessiz oturan karakterlerin çok da bir yere varmayacağını anladığınız hayatlarını izlerken sinir krizi geçirmiyorsanız; Tanca'ya Gece Feribotu'nu okumanızı öneririm.
(Geçmişte geçen ve ikilinin karmaşık ilişkilerini, suç tarihini anlatan bölümler zaman akışı açısından biraz karmaşık. Bu durum yazarın şairane anlatımı ile harmanlanınca, özellikle bu türe aşina olmayanlar için anlamayı biraz zorlaştırabilir.)