Kitap bir adamın kendini yerden yere vurması, kendi kafasının içinde çelişkilere yer verip, bizi yani okuyucuyu kısa bir süreliğine aldatmaya çalışmasıyla -ki bunu kendisine (aslında hepimiz gibi) günlük yaşamda defaatle yaptığını anlıyoruz- başlıyor. Sonrasında da bir hatıra dizisiyle bizi başbaşa bırakıyor ve kitap açıkçası bu olay örgüsüne dahil olduğunda akıcı hale geliyor.
Ana karakterin ağzından okuduğumuz metnin bu bahsettiğim ilk kısmı gündelik insanın, sizin, benim içinde kendinden pek çok parça bulabileceği bir yapıya sahip. 40 yaşına gelmiş ve bahsettiği üzere "bir şey" olmayı becerememiş karakter yaşadığı hayattan beklediklerini öyle alamamış, öyle istemediği bir hale gelmiş ve geriye dönüp baktığında hayatını o kadar hezimet halde görüyor ki kendisine olan saygısını tamamen yitirmiş.
"Kötü biri olamamak bir yana, herhangi bir şey olmayı da beceremedim: Ne kötü ne iyi, ne alçak ne namuslu, ne kahraman ne de haşere biriyim" diyordu. Karakter, devamında kafasındaki düşünceleri, beklemiş olduklarını ve algısal yönelimlerini öyle dürüstçe anlatıyor ki kitap, günümüz dünyasının boktan haline sıkışmış çoğumuzun içindeki yaralara dokunabilecek hale geliyor.
Böyle akıp giderken de az önce bahsettiğim bir hatıra dizine değiniyor ve 20li yaşlarındaki birtakım olaylara şahitlik ediyoruz. Bu kısımda hikayeyle birlikte hayatı alıştığımız otonom şekilde yaşadığımız, canlılığımızı kaybettiğimiz vb. birçok düşsel konuya değiniyor. Ve tabi ki Fyodor Dostoyevski romanlarının klişelerinden fakirliği de epey güzel hissettiriyor.
Başarısızlık, yıkıklık, yitip giden hayaller ve karşılanamayan beklentiler, sahte ilişkiler içinde boğulup giden bir adamın hayatına kısacık bir bakış yapmış oluyoruz. Kitap buruk bir şekilde veda ediyor ki gerçek hayatta böyledir ya biraz.
"Kolay elde edilmiş bir saadet mi, yoksa insanı yücelten ıstırap mı daha iyidir?"