Sahilde Kafka, tüm özellikleriyle tam bir Murakami. Yazarın büyülü gerçekçiliğini, büyüme sanrıları çeken genç karakterlerini, paralel evrenlerini, her yere serpiştirdiği kedilerini, kitaplarının fon müziklerini, tanıştırdığı yeni yazarları ve eserleri, kapısı hiç kapanmayan sonlarını seviyorum. Bütün bunları okumak bana öyle tanıdık ve iyi hissettiriyor ki, bazen Murakami hakkında en sevdiğim şey kalemine duyduğum aşinalık mı, yoksa bizzat kitaplar mı kestiremiyorum. Sahilde Kafka'yı sevmemin en büyük sebeplerinden biri ise, Oedipus mitini modern bir hikayeyle, üstelik kendine ait olan kurgu dünyasıyla harmanlamış olması. Yalnızca Kafka Tamura ile değil, farklı karakterlerle Oedipus'un arasındaki paralellikleri okumak, bu mitolojik hikayenin Murakami'ye ne kadar yakın; onun anlatımına ve işlemeyi çok sevdiği bilinç-bilinç dışı temalarına ne kadar uygun olduğunu düşündürdü bana. Bu konuda gözüme batan tek şey, bu paralelliğin kitapta defalarca vurgulanmasıydı; bence Oedipus miti, çok ince göndermelerle hikayedeki yerine oturabilecek kadar kendine mahsus, bu yüzden altının bu kadar çok çizilişi bu bağlantının doğallığını yitirmesine neden olabiliyor. Murakami, okurunun zihninde entelektüel bir temel atmayı çok seviyor; bu kitapta da özellikle Kafka ile Oşima'nın diyalogları üzerinden sunuyor bunu. Kalemini Hegel'e, Sofokles'e, Arendt'e, Kafka'ya, Soseki'ye, Shakespeare'e, Nietzsche'ye, Aristofanes'e dokunduruyor. Murakami okumaktan çok keyif almamı sağlayan bir başka şey de, müzikle olan bağına her kitabında şahit olmamız. Yazar, sevdiği parçaları yine olay örgüsüne özenle yerleştirmiş; Radiohead'den Bob Dylan'a, Prince'ten Led Zeppelin'e onlarca şarkıcı ve grubu karakterlerle birlikte dinliyor, hissettirdiklerini birlikte yaşıyoruz. Bağımsız okuma serüvenlerini sevsem de, yazarın küçük yönlendirmelerle okurunun zihnini kendi zihniyle eşzamanladığı anlatımların çok özel olduğunu düşünüyorum. Kitap aslında bu şekilde yazarın ve okurun tam anlamıyla paylaştığı bir ortak alan haline geliyor. Ben özellikle Beethoven'ın Arşidük Üçlüsü'nü dinlerken, tıpkı Hoşino gibi, güçlü bir sanat eserini deneyimlemenin, varolmaya en yakın şey olduğunu hissettim. Kafka'nın dağdaki evde doğayla burun buruna geldiği ve bu büyük güç karşısında çırılçıplak kaldığı bölümlerden özellikle keyif aldım; ama sanırım kitap hakkında en sevdiğim şey, rüyaya yakınlığı oldu.