Tolstoy ölümün kaçınılmaz olduğunu farkeder ve bunun üzerine hayatından tat alamamaya başlar. Madem öleceğiz yok olacağız unutulacağız oyleyse yaşamanın ne anlamı var ki diyerek hayatın anlamını sorgulamaya başlar. Bunu bulma isteği o kadar yoğundur ki bulamazsa yaşama devam etmek dahi istemektedir. Artık içinde bulunduğu çevre ve o boş eğlenceler ona hiç keyif vermemektedir. Kitabın akışında Tolstoy akıl, bilim yoluyla hayatın anlamını bulamıyor .
Arayış sürecinde inancı olan insanların hayatı daha anlamlı yaşadıklarını gözlemliyor ve bunu: "sadece inancın insanlığın varoluş sorusuna yanıt verdiğini ve bunun sonucu olarak da yaşamayı mümkün kıldığını kabul etmekten başka çarem yoktu." Diyerek ifade ediyor.
Kitabın beni en çok etkileyen kısmıysa Tanrının varlığına kendini ikna etme süreciydi bu kısımları ağlayarak okuduğumu itiraf etmeliyim. Tanrıyı arayışını akıl yürütüşten çok bir his, Düşünce zincirinden yola çıkan bir arayış değil yüreğinden kopan bir arayış olarak tanımlıyor. Bunu bir tür korkuya, öksüzlüğe, yabancı bir ülkede yalnız kalmaya, birilerinden yardım beklemeye benzetiyor. (Gerçekten de düşündüğümüzde Allah her an bizi dinleyen her an esirgeyen ve her an yardım istediğimiz Rabbimizdir eğer onu bulamamamış olsaydık öksüz bir çocuktan ne farkımız kalırdı?) "Sadece Tanrı'ya inandığım anlarda yaşamış olduğumu hatırladım. Yaşamak için tanrının varlığının farkında olmaya ihtiyaç duyuyordum onu inkar etmeye ya da unutmaya çalıştığımda ölüyordum."
"Daha ne arıyorsun dedi içimdeki ses bu onsuz yaşanılmayandır . Yaşamakla Tanrıyı bilmek aynı şeylerdir.". Cümleleriyle Tanrının varlığına ikna oluyor. Okurken aslında sırf inancımızın maneviyatimiz üzerindeki etkisi için bile ne kadar şükretsek az diye düşündüm.