Lovercraft'ı okumaya bu kitapla başladım ve kozmik korkuyu onunla tanıdım. Bize küçüklüğümüzden beri verilen bir öğüt vardır. Korktuğun şeyin üstüne git. O zaman onun hakkında daha çok şey bilir ve ondan korkmazsın. Ama Lovercraft bu tabuyu yıkıyor. Ona göre bazı şeyler hiç bilinmemeli. Ancak o zaman akıl sağlığını korumak mümkün olabilir. İnsanın deliliğin dağlarında ne işi var?
Kitap yazarın yaratmış olduğu Cthulhu mitosu etrafında toplanır. Kendisinin doğup büyüdüğü çevre olan Providence, Rhode İsland' ı da onun gözünden, onun evreniyle harmanlanmış şekilde görme fırsatını buluruz. Zaman zaman yazarın arkeolojik, jeolojik, coğrafik ve biyolojik bilgilerinin derinliğini de betimlemelerin detaylarında bulmak mümkün. Aynı zamanda yazar sizi pek çok ressam ve yazar ile de tanıştırma fırsatı bulacak.
Benim tavsiyem kitabın hepsini bir anda değil bir ya da birkaç öykü arasına kitap ekleyerek okumanız. Aksi takdirde evrenin içinden hiç çıkamayacakmışsınız hissi verebiliyor. Detaylar da bir süre sonra yorabiliyor. Özellikle de son öykü "Deliliğin dağlarında" pek çok bilgi ve betimleme içermesi bakımından yorucu hale gelebilir.
Kitapta 5 hikaye mevcut. İncelemelerimi her biri için ayrı ayrı yapmak isterim.
Ama UYARI VERMEK İSTİYORUM. BUNDAN SONRA YAZACAKLARIM TAMAMEN SPOİLER İÇERİR !!!
CTHULHU' NUN ÇAĞRISI
Bu hikayede korku bizi düşlerimizde sarıp sarmalamaya başlar. Lovercraft her hikayesinde korkuya bir ana tema eklemeyi başarmıştır. İnsana korkuyu aşılayacak bir yol bulmuştur. İşte burada da Cthulhu bizi rüyalarımızda ele geçirir, yaratık kozmozun bir köşesinde uyuyor olsa da. "R' lyeh' teki yuvasında ölü Cthulhu düş görerek bekliyor." Onu uyandırmak isteyecek bir tarikat bulacaktır kendine. Ama "Uyandırılan her dehşet sorumlusunu da yeryüzünden siler." O uyandığı zaman insanoğlu sahip olduğu bütün yasalardan vazgeçecek iyiyi ve kötüyü bir kenara atacak. Bu da cinayetlerle dolu distopik bir dünya demek. Sonuç olarak İnsan uyandırdığı dehşetle kendi kendisini yiyip bitirecektir.
CHARLES DEXTER WARD VAKASI
Bu hikayede o zamanın Providence' ına daha bir hakim oluyoruz. Başlardaki çevre, sokak tasvirleri oldukça ayrıntılı. Şu an bile günümüzde ayakta olan bazı yapılar söz konusu. Bu yüzden okuyucunun elinin ara ara google haritalara gitmemesi işten değil.
Hikaye polisiye tarzında bir akışa sahip. Ama burada söz konusu olan, gotik unsurlarla bezeli bir gizemi takip ediyor oluşumuz. Yani şu şekilde açıklayayım: Polisiye eser okurken bir mantık silsilesi içerisinde olayları çözmeye çalışırız ve somut ipuçlarını takip ederiz. Fakat burada belki de bilinçaltımızın derinliklerinden gelen bir sezgi ve kavrayış gücüyle soyut, zaman zaman somut, ipuçlarının mantık silsilesini takip ediyoruz.Çünkü olay başlı başına olağanüstü bir altyapıya sahip. Sanırım bu Lovercraft' ın eserlerinde çoğu zaman izlemiş olduğu bir anlatım tarzı. Ve bunu desteklemek için başvurmuş olduğu mitolojik ögeler de onun en büyük yardımcısı.
Buradaki tema vampirler üzerinden ilerliyor. Ama okuyacağımız bir vampir hikayesinden ziyade bilgi uğruna girilen ölümsüzlük arayışının ne raddeye kadar varabileceği ve bunun hangi dehşetleri uyandırabileceği. Halbuki "Başa çıkamayacağın şeyi uyandırmayacaksın."
Burada değinmeden edemeyeceğim bir karakter söz konusu. Kendisi aynı zamanda olayın dedektifliğini yürütüyor. Doktor Willet...
Gotik hikayelerde çoğu zaman bir doktora rastlarız ve uzmanlık alanı ,özellikle de, psikiyatri olan doktor kahramanımız bir köşede olur muhakkak. Ve bu da olayı onun gözünden ve psikolojik ve biyolojik analizinden izlemeyi sağlar bize. Ben bu psikiyatristlerin kitaptaki kişiliklerini ve düşünce biçimlerini izlemeyi çok severim. Kaldı ki burada Dr. Willet ın kendisini gizli ilimlere kapatmamış olduğunu, doğaüstü olaylara da olabilir çerçevesinde yaklaşan bir tipleme olduğunu ve bütün bunlara rağmen olayı derinlemesine izleyecek cesareti kendisinde bulabildiğini görüyoruz.
Kitapta bir doktor daha bulunmaktadır. Bu doktor -Dr. Lymann- kendisinin karşıt tiplemesidir diyebiliriz. Doğaüstü konulara kapalı, tamamen bilimsel açıdan yaklaşan ve olaylara karışmayan sıradan bir doktor. Dr. Lyman, Ward için çoktan akıl hastası teşhisi koymuştur. Fakat Dr. Willet Ward'a akıl hastası teşhisini koymak bir kenara dursun, üstüne Ward' ın uyandırdığı dehşeti kökünden kurutmayı kendine görev bilmiştir. Ne yapıyorsa da hastası için yapmıştır. Bu nasıl bir görev bilinci böyle ! Yoksa o da mı bilinmeyenin merakına kaptırdı kendini ?
UZAYDAN GELEN RENK
Uzay her zaman esrarengiz ve büyüleyici gelir. Geceleyin yıldızlara bakar ve açık gökyüzü altında onların parlaklığında huzur buluruz. Ama bu kez durum farklı, orada insan aklını dumura uğratan bir tehlike var. Öyle ki kahramanımız bulutlu gökyüzünü, çırıl çıplak ortada kalmış hissettiği pırıl pırıl haline tercih ediyor. Ki bence onun sezgilerine güvenmeliyiz.
Yazar, bu kez de bize hiç görmediğimiz bilmediğimiz bir rengi hayal etmemizi istiyor. Lovercraft'ı okurken en sevdiğim şeylerden biri hayal gücümüzü sürekli tetikte tutması, bizi bir şeyler yaratmak için zorlaması. Çünkü ister istemez bu rengin kasvetini, olağandışılığını düşlemeye çalışıyorsun. Aslında kendi korkunu kendin yaratıyorsun bir nevi.
Hikayede değinmek istediğim bir nokta daha var. O da uzaydan gelen bu rengin tekrar uzaya döndüğü an. Burada Ammid bize bu rengin samanyoluna karışıp gittiğini söylüyor. Yitip gittiği o noktanın Cygnus ( kuğu) takımyıldızı olduğunu ve en çok parlayan yıldızın Deneb olduğunu söylüyor. Bu yıldızın eskimiş isimleri benim dikkatimi çekti:Ardied, Ardiff . Bunlar aslında arapça kökenli sözcükler olup "ardından gelen" anlamına geliyor. Yani kuyruğu tarifliyor. Ama kelimeyi ingilizce olarak ele alacak olsaydık kuraklık anlamına gelirdi.
Yazarın özellikle bu yıldızı seçmiş olmasının bir sebebi olmalı. Bana ise kitap boyunca suyla ilişkisini düşündürttü. Bu öyle bir renk ki insanı pörsütüp kül ediyor. Canlıların bütün suyunu çekiyor adeta. Kuyuyu fokurdayan bir balçığa dönüştürüyor. Yaşanan bütün bu garipliklerin bu "kavruk fundalığın" ancak yeni yapılacak baraj gölü ile bütün bu mazisinin üstünün kapatılabileceği düşüncesi kahramanlarımızın bilinçaltından sezgisel olarak buldukları bir yöntem olsa gerek.
KARANLIKTA FISILDAYAN
Bu kez anlatıcımız diğer öykülerde olduğunun aksine olayların gizemine kapılıp gitmeyen, olağanüstü olayların efsanelerden öte olmadığını düşünen; eğitimli ve olaylara bilimsel açıdan yaklaşan bir öğretim görevlisi. Bir bakıma Dr. Lymann tiplemesi diyebiliriz. Fakat kahramanımız ,onun aksine, önüne çıkan kanıtların tuhaflığını ve bir o kadar gerçekçi oluşunu yadsıyamayacak ve kendisini bilimsel araştırma ruhuyla bilinmeyenin peşine kaptıracaktır.
Bütün bu araştırmalar başlangıçta mektuplaşmalar aracılığıyla yürür. Kahramanımız olayları bölgede yalnız yaşayan Akeley' in kaleminden takip eder. Bu süreçte mektubun dilini ve anlatıcının psikolojisini de takip etme fırsatı bulur -ki deliliğin eşiğinde mi, anlattıkları ne kadar güvenilir anlayabilsin.- Gelen kanıtların eşliğiyle de birlikte anlattıklarının doğruluğundan emin olur.
Bu süreç boyunca ikisi de olayın halka açılmaması gerektiğine karar verirler. Akeley kahramanımızın bile bölgeden uzak durması gerektiğinin farkındadır. Hatta olay öyle bir noktaya gelir ki "son mektubunda" bu işe karışmaması gerektiğini ve kendisinden haber alınamaması durumunda oğluna haber göndermesini rica eder.
Fakat bu mektubun ardından mektuplar gelmeye devam eder. Mektuplar oldukça değişmiştir. Ama kahramanımız el yazısı yerine daktiloyla yazılan bu mektuplardaki değişimlerin nedenini bir türlü görememektedir. Kendisini dışsal varlıkların saldırısından korumak için onlarca köpek alan, her gece saldırılar için nöbetler tutan Akeley, dışsal varlıklarla adeta dostane ilişkiler kurmaya başlamıştır. Hatta profesörün de onları ziyaret etmesi adına teklif de dahi bulunmuştur.
Okuyucu bu noktada çıldırmaya başlar. Profesörün kollarından tutup ileri geri sarsıp kendine gelmesi adına yalvarmak ister. Fakat nafile! Kahramanımız kendisini merakın ve bilinmeyenin tutkusuna kaptırdığından olacak, gözleri kör bir şekilde kendisine sunulan teklifi kabul eder ve "Akeley'i" ziyarete gider.
Kahramanımız kitaptaki diğer öykülerdeki kahramanların aksine bu öyküde bizzat yaratığın kendisiyle sohbet etme imkanı bulur. Onların yaşamlarına, teknolojilerine ve uzayın derinliklerine dair oldukça fazla şey öğrenir. Tabii ki bütün bunları aslında ondan dinlediginin farkında değildir.
Dışsal varlıklar oldukça gelişmiş bir uygarlıktır. O kadar ki vücut olmadan, sadece beyin ve beyni içine koydukları kutuya ekledikleri teknolojinin sağladığı duyusal algılar sayesinde bir insanın bütün uzayı gezip görebilmesini sağlayacak düzeyde gelişmiş biyolojik ve cerrahi teknolojileri bulunmaktadır.
Bütün bu bilgileri öğrendikten sonra bir teklif de alır kahramanımız. Kendisi böyle bir seyahati kabul edecek midir? Evrendeki her şeyi daha iyi anlamak adına bilimsel gelişmeler adına bunu yapacak mıdır? Peki ama bu teknik ne kadar mantıklıdır? İnsan vücudu olmadan, sadece beyniyle, insan nasıl insan olabilir? O zamanlar duygulara ne olur? Robottan ne farkımız kalır?
Öykünün sonunda kahramanımız Akeley'in de isminin yazılı olduğu bir kutu görmüştür. Bundan bu kadar bahsediliyor. Muhtemelen de Akeley'in beyni o kutunun içinde. Akeley o kutuya dışsal varlıklar tarafından zorla mı konuldu ? Yoksa dışsal varlıklar türlü yöntemlerle onu bu bilimsel geziye ikna edebildiler mi? Hikayenin sonunda akıllarda şöyle bir soru kalıyor. Evrendeki her şeyi görebilmek adına böyle bir teknoloji ile böyle vücutsuz bir seyahate siz çıkabilir miydiniz?
DELİLİĞİN DAĞLARINDA
Bu hikaye kitabın diğer hikayelerinin Cthulhu mitosu içindeki yerlerini anlamamızı da sağlayan hatta onlara kılavuzluk edebilecek nitelikte olan son hikaye denilebilir. Güney kutbunun hiç ayak basılmamış bölgelerinde barölyefler ve yontular arasından kadim zamanların bilinmeyen kozmik yaratıklarının ; Ezelilerin, Cthulhu' nun ve MiGo' ların tarihini inceleme fırsatı buluyoruz. Bu son hikaye biyolojik, tarihi ve jeolojik açıdan Cthulhu mitosuna doğru bilimsel bir keşif gezisi niteliğindedir.