Tarihi roman yazmak, ciddi bir meydan okuma bence. 15. Yüzyılı üstüne üstük hem İstanbul'u hem İspanya'yı hem de keşfedilmemiş bir kıtayı yazmak başlı başına bir çılgınlık olsa gerek. Bunu bir tarihçi olarak söylüyorum. Çünkü tarihçilere tarihi roman beğendirmek deveye hendek atlatmak gibi zordur. Umberto Eco'nun bu konuda neler çektiği ortada. Çünkü tarihi olayları dramatize etmek çokça hatayı ve çatlağı veraberinde getirir. Fakat enine boyuna her sayfasıyı kurcalamama rağmen bu kitapta tek bir tarihi hata bulamadım. 1492 yılında İspanya'nın Palos şehrindeki meydanda neler satıldığına kadar ince ince araştırılmış. Bu yalnızca bir örnek. Yazarın nasıl sıkı bir araştırma yaptığı eserin her kısmında zaten anlaşılıyor. Ortada çok ciddi bir emek var. Yazarın her şeyden önce ister bir hammal deyin ister bir bilim insanı gibi eserine çalıştığını bilmek bir okur olarak beni gururlandırıyor.
Bunları söyledikten sonra dil ve kurguya gelelim. Dili kabaca üç kümeye ayırabiliriz. Bazı kısımlar Arapça, Farsça kelimelerin yoğunlukta olduğu dönemin ruhuna uygun bir dil. Baş karakterin günlüklerini kaleme aldığı dil duru ve tatlı. Üçüncü kümeyse genel anlatıcının dili, ki burada da Latince terkiplerle birlikte güçlü ve sade bir dil kullanılmış. Kalender, çok yönlü bir kahraman. Ama psikolojik olarak biraz heyheyli. Bu kafası karışık hali hoşuma gitti. Cesur, çapkın, zeki ve öfkeli. Tam bir denizci! Onun aşkı uğruna göze aldıkları ve ödediği bedelin sonrasında kendini bir sürgüne mahkum etmesi neticesinde yepyeni bir dünyaya açılması sırasındaki iç çatışmaları epey etkileyiciydi. Kolomb ve Alfonso ile diyalogları müthişti. Birinci sefer ve ikinci sefer arasındaki farkın, yaşanan olayların Kalender'i de dönüştürmesiyse yerli yerindeydi. Romanın ritmi, akıcılığı ve merak hissi giderek arttı. Faze ve Gabo'nun dalaşmalarına çok güldüm. Bir yerden sonra nefes nefese okumaya devam ettim ve sonunda ters köşe oldum. Kitabın son sayfasında da soğukkanlı bir okur olsam da duygularıma hakim olamadım. Harika bir deneyimdi.