Merhabaalar sevgili arkadaşlar! Çok canım sıkkın. 1 yılda bu ikinci kitabım. Ne acı bir tablo ne hüzünlü bir kişisel gelişim. Her neyse inşallah bundan sonrası iç acıcı olur. Ben kendimi tanzimat romanları seven bir kadın olarak tanımlıyorum. Gerçekten sizden neredeyse bir asır önce yaşamış ve sizin topraklarınızdan bir hanımefendinin yazısını okumak beni o kadar heyecanlandırıyor ki anlatamam. İş Bankası Kültür Yayınlarından aldığım bu romanda diliçi çevirmeni Senem Timuroğlu'yu anmamak haksızlık olur. Kendisi Fatma Aliye romanlarını da çevirmişti. Bizden çok önceki nesilin aynası olan bu saygıdeğer hanımefendilerin romanlarına bağlamı bozmadan böyle akıcı bir şekilde günümüzle buluşturması pek kıymetli. Kendisi de bunun farkında ve bu farkındalıkla tüm bu işlere girişmiş durumda. Ne de iyi etmiş!
Gelelim yazarımıza Güzide Sabri... Sakarya Caddesinde İş bankası yayınlarında pıtı pıtı Fatma Aliye kovalarken birden karşıma ismi ve kapak fotoğrafı ile çıktı. Fatma Aliye ile paralel bir dönemde bir kadın yazar daha bilmiyordum. Konusu da ilgimi çekti ve hemen aldım. Zaten ince bir kitap. Konusu yasak aşka düşmüş bir kadının ve erkeğin dram dolu hikayesi.
Durun durun hemen gitmeyin! Öyle çok da klasik şekilde değil. Daha doğrusu eser filme çekilmiş hatta Ediz Hun ve Hülya Koçyiğit'in oynadığı bir klasik yeşilçam filmi olmuş ama eseri okuyunca bambaşka bir akış izliyor sizi. İtiraf ediyorum film çok yeşilçam tamam. İyi ki önce kitabı okumuşum sonra filme bakmışım. Muhtemel filmi izleseydim bu ne yahu derdim. Konu olarak şaşırmayacağınız ve tahmin etmekten geri kalmayacağınız bir durum. Fatma Aliye'de çok sevdiğim durum burada da karşıma çıkıyor. Dönem düşünceleri içinde ahlakın, erdemin peşinden gitmenin ve doğrunun sadece nefsani isteklere bozulamayacak kadar önemli olduğunu sımsıkı vurgulayan baş kadın karakterler görüyoruz. Öte yandan şu eleştiriyi getirmek mümkün tabii bu kadar kıymetli gönüllere kadın olarak hayat rolünde atfedilen yer nerede? Hani seçim şansları nerede? Orası bir acı orası bir perişanlık. Aileler tarafından karar verilen evlilikler, derin yaş farkları ve tüm bu karar silsilesinden çoğunlukla sesi çıkamamış acı hayatlar. Buna rağmen olağan gücü ile bütün derin yaslarına rağmen kendileri ve toplum(!) için doğrudan ayrılmayan çok güçlü karakterler var.
Baş karakter Fikret ve kızı Nedret'e hayatıyla ilgili bıraktığı günlüğü. Hatta bu kitabın devamı da Nedret isminde. Fikret genç bir bir doktora -Nejat- aşık olur fakat sonra evli olduğunu öğrenince aşkıyla yanıp tutuşsa da bir aileyi yıkmak yerine oradan olağanca gücü ile ayrılır ve kalbine aşkını gömer. Nejat da ona aşıktır ve bu yüzden ona bir yasak aşkı değil diğer eşinden boşanarak bir evlilik teklif eder. Buna rağmen Fikret kendini feda eder ve olacakları düşünerek kabul etmez. Talih o ki kendisinden neredeyse 30 yaş büyük bir adamla evlendirilen Fikret'in eşi Nejat'in karısının dayısı çıkar. Kitabı okuduğum sürece düşündüm. Bu ne acı bir imtihan, hakikaten nasıl bir zorluk. Siz bütün erdeminizi, duruşunuzu korumanıza rağmen eninde sonunda dibinizde biten bir aşk. Ölüme kadar giden bir yol. Beni bu kitapta çeken şey tamamiyle dili. Fikret ve Nejat'in o zarif, ürkek çırpınışları. Hani derler ya öyle aşklar işte romanda olur. O aşklardan biri de bu romanda diye düşünüyorum. Kendi tabiatına aykırı biri ile evlilik yapmak (yaptırılmak) ne büyük bir acı. Şu ana bakıyorum bir çırpıda her şey atılıyor. Sanki her şeyin bir yedeği var gibi. Geçenlerde şöyle diyordu yazıda: "Ben senin çabasızlığına kırgınım" tam o misal. Bu kitabı okurken ruhların can cekişini öyle derinden hissediyorsunuz ki bu sizi üzüyor. Yazar melankoliden beslenen bir yazar olarak ne trajiktir ki yazma serüveni eşi tarafındna baskılanıyor da.
Burada tartışılacak çok konu var. Kitabın sonu böyle bir erdeme, yüce gönüllülüğe rağmen suçlanma ile bitiyor. En acı kısmı bu. O yüzden çevirmen de şu tartışmayı haklı olarak açıyor toplumsal yargılarla hareket etmek ölüme kadar götürecek bir dert sahibi oldurabiliyor. Aşkta kimin ne günahı var oysa.
Ben kesinlikle Fikret tarafındayım yani yuva yıkanın yuvası olmaz fakat bu toplum -ya da başka toplumları da katmalıyım haksızlık olmasın erkek hegomanyası her yerde çünkü- bu asil ve tartılı davranan insanların o zarif kalpleri için yeterince kaba. Öyleki Fikret acı ile kıvransa da bağıra bağıra ben nelerden geçtim, neler oldu biliyor musun demeliydi. Ayrıca evlenmek kadar boşanmak bir o kadar tabii. Sevilmediğiniz bir evlilikte gurura bindirip karşıyı da kendinizi de eziyete boğmak tamamen toplumsal baskı eseri. Bunları biriktirmek tüm bu yıkıntı Fikret'i ölüme kadar götürdü. Bilirsiniz birçok hastalığın altında üstünde her yerinde o kırılan kalpler, söylenememiş sözler, dinlenilmemiş hikayeler, izin verilmemiş yaşamlar yatar. Hem ayrıca Allah aşkına ne olurdu bu kadıncağız en azından evlendirilmeseydi. Hani sorulmuş muydu hoş bence Nejat'a da bu kendi tabiatına uygun olmayan eşi sorulmamış ama madden, aile forsuna uygun diye eşleştirilmişti muhtemelen. Herkesin bittiği bu son beni çok üzdü açıkçası.
Kitap o dönemi ve fikirlerini yansıtması açısından çok çok önemli bir yerde duruyor diye düşünüyorum. Düşünülenin aksine o dönem içinde birçok hanım sanat ile iç içeydi de aslında. Genelde hep bir enstürman çalabilen hanım portresine rastlarız. İlim ve sanat ile haşır neşir olmuşlardır. Musiki de pek önemlidir hani. 58 syf.da derin bir sahne vardır. Fikret piyanosunda karcığar makamından şu eseri çalar Nejat'a: youtube.com/watch?v=AFGl-ja... . Ah.. beni bitiriyor da bitiriyor. Tüm bu donanımlara rağmen pratikte toplum baskısı ile biten yaşamlar.
Dram sevmeyenler için pek sıkıcı olabilecek bir kitap aman diyim ama aşk için her şeye değer mi ya da aşk nelere değmez bunu gözden geçirmek isteyenler için bir çırpıda okunacak bir kitap.
Popülarite iyidir ama kıymeti pek bilinmesi gereken, bizi bir asır önceden selamlayan bu kıymetli kadın yazarları da tanımanızı isterim.
Yazıyı Goethe'nin şu sözü ile bitirmek istiyorum: "Dünya hassas kalpler için bir cehennemdir"
Kalbimizi anlayacak insanlara denk gelmek ve onları kaçırmamış olmanın büyük umudu ile....
Sevgiler.