Can Dündar, Mustafa isimli belgeselinde müthiş şahsiyetinin yanında Atatürk’ün bizler gibi etten kemikten bina olmuş zaaflara sahip bir insan evladı olduğunu zihinlere çaldığında, bir kesim tarafından lanetlenmiş, daha ılımlı bir kesimde öfke uyandırmış, ertesinde uzun süre sessizliğe bırakılmıştı. Gerçekten sapan yanları vardır - yoktur, tam hatırlamıyorum, farklı görüşlere de saygı duyuyorum ama bana bu belgeselden kalan; o harika ‘insan’ a olan sevgimin, şefkatle dallanıp budaklanması idi.
Nikos Kazancakis (NK) ile Hristiyan dünyası arasında da benzer bir durumda yaşanmış. Bu kitap vesilesiyle NK, Hristiyan inancını (elbette iyi niyetle) çerçeve içine almaya çalışırken temeli olan evrensel sevgiyi ihmal etme eğilimine giren Kilise’nin çarmıh misali hedef tahtasına gerilmiş. Bu dışlama o öldükten sonra devam etmiş; ölü bedeni bile aforoz edildiği Hristiyan aleminin mezarlığına kabul edilmemiş. Girit’in güzel manzaralı tepelerinden birinde özenle korunan bir mezarı var. Üzerinde şöyle yazıyor : ‘’Hiçbir şey beklemiyorum, hiçbir şeyden korkmuyorum, özgürüm.’’
NK kendisini skolastisizme aklamak istercesine, İsa hakkında yazdığı 600 sayfayla yetinmemiş, uzun bir de önsöz koymuş kitabına. Bu kitabı okuyan herkes İsa’yı daha çok sevecek demiş bu önsözde. Yazarken kapıldığı duyguları ve acıyı hissedişini öyle güzel tanımlamış ki, bu ön sözü okuyarak kodlanan okuyucu, aynı hislere kapılmış bulabiliyor kendini. Amacının okurlarında İsa’ya karşı empati uyandırmak olduğunu belirtmiş olsa da, yazdıklarıyla milyonlarca insanın sıkıca bağlı olduğu ikibin yıllık söylemlerin temellerine kuşku tohumları bırakmış.
İçeriğe ve Kilise’nin neden bu kadar kızdığına gelelim. Kitaptan çıkan sonuçlar; İsa’nın Tanrı’nın oğlu değil de insan evladı olma ihtimali, zaafları, büyük aşkını utangaçlığı sebebiyle yaşayamamış olması ve bundan doğan çelişkileri, kendisini kurban etme yolunda tereddüt hissetmesi, Matta’nın İsa’nın yaşadıklarını yazıya dökerken kutsal kitaba kendisinden kattıkları ve hayal-gerçek ayrımının bulanık olması. Bir kutsal hikayenin, insana özgü duygu ve davranışlarla donatılması, zaman zaman komik sayılabilecek anekdotlarla süslenmiş olması, dogmanın sorgulandığı ve ti’ye alındığı hissini veriyor olmalı. Amacı sevgiyi yaymak olan ve tüm insalığın günahlarının affedilmesi için bedeninin çarmıha gerilmesine rıza göstererek kendisini kurban eden bir peygamberin müritlerinin hoşgörülü ve sevgi dolu olmasını beklerdik oysa, değil mi ?
‘’İnsan var oldukça ruh çarmıha gerilmeye devam edecektir’’ der NK. ‘’İçimde kötü olanın insansı, insan ötesi, ta ilkten var olan, karanlık güçleri var, Tanrı’nın insansı, insan ötesi o nurlu güçleri olduğu gibi. Ruhumsa bu iki ordunun karşılaşıp çarpıştığı savaş alanı.’’ NK kendisine atfetmiş ama kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla hesabı, bu söylem tüm insanlık için geçerli. Her tür iyilik içimizde mevcut, her tür kötülüğün de mevcut olduğu gibi. Bu kabul NK’nın bir diğer romanı olan Zorba’nın da temeline oturmuştu.
Zorba ile bir başka benzerlik; Zorba’da geçen köy meydanında dul kadının taşlanması olayının, Maria Magdelena’nın taşlanarak gelen ölümü ile aynı olması. Taşlayan ellerin sahiplerinin gözlerinde beliren şehvet de öyle. Binlerce yıldır kadın şehvet duyguları ile taşlanmaya devam ediyor maalesef ki. İkileme bakın; bir tarafta fena duygular uyandıran içine iblis kaçmış kadın, bir tarafta içindeki şehveti kadına attığı taşlarla ezmeye uğraşan kötülük. Hangisi daha şeytan? Kendi zaaflarını bilip kabul etmediği sürece insan, şeytani duygular içindeki boşluğu oymaya devam edecek sanırım.
Gelelim ruh beden ayrılığına. Kitabı okuduğum süre boyunca aklıma takılan soru şu: Bu güçler ayrılığı kimin icadıdır? Bunu tahmin edebilmek için bir soru daha soralım; bu kavram en çok kimin işine yarıyor?
İnsan kendi tatlı canını yok sayarak, değer ve ilkeler uğruna canını nasıl feda eder? İnsanı bugünkü dünya hakimi konumuna getiren evrimin en temel bacağı yaşama ve çoğalma içgüdüsü iken, bir insan bu doğaya tezat düşerek, canını nasıl ölümün pençesine bırakabilir? Evrimin bir bacağı da toplu yaşamın sürekliliğini devam ettirme özelliği olsa gerek. Ormanda yalnız ve korumasız kalırsan, kaplana yiyecek olursun. O halde toplum içinde yaşar, gerekirse başkalarının nazını da çekersin. Toplumun devamı için, bazen birilerinin o kaplana karşı savunma yapması, bazen de birisinin kurban olması/edilmesi gerekebilir. Bu kurbanın kendisini ölüme bırakmasını kolaylaştıracak en geçerli sebep ise, bedeni yok olsa da ruhunun var olmaya devam edeceği inancı ve bir gün bu yaptıkları için ruhunun ödüllendirileceği beklentisi olabilir. O halde bu güçler ayrılığı en çok toplu yaşamın, dolayısıyla temelde insanın işine geliyor. Yani yine bir yumurta tavuk hikayesi…
Kitaptan iki tane gülümseten hikaye vereyim:
İlk hikayede havarilerden birisi sabah uyandığında Matta’ya gördüğü etkileyici rüyayı anlatır. Her ikisi birden rüyadan öyle etkilenirler, rüyanın uhrevi havasını öyle derinden hissederler ki bu bir rüya mıydı yoksa gerçek miydi ayırt edemez hale gelirler. İsa’nın yaşamının ve sözlerinin katipliğini yapan Matta, bu rüyayı kağıda aktarıp aktarmayacağına karar veremez. İncil’i okumadığım için bu rüyayı gerçekten yazdı mı bilmiyorum ama bu hikaye ile İncil’de sözü geçen mucizelerin havarilerin bu coşkun hisleriyle zenginleşmiş olabileceği ihtimali beliriyor.
İkinci hikayede, iki oğlunu İsa’ya havari yapan Salome, İsa’dan bir ricada bulunur. İsa İsrail’in kralı olduğunda, oğullarını baş yardımcıları yapsındır. Annelik her devirde akıl almaz şeyler yaptırıyor insana galiba.
Yayınlanması ile yazarının aforoz edilmesine vesile olmuş bu romanı bir kez 25 yıl önce, bir kez de geçtiğimiz haftalarda okudum. Aklımda İlber Ortaylı’nın klasikleri birkaç kez okuyun tavsiyesi… Kitap her seferinde aynı kitap. Ama her yeni okumada, geçen süre boyunca üzerine bir şeyler katılan yeni bir ben okuyor kitabı. 25 yıl önce bu kitabı İsa’nın sevgi kitabı olarak algılamıştım. Bu kez cebimdekiler başka…