Şu zamana kadar okuyup beğendiğim kitaplardan en özeli benim için. Oldukça olağan dışı bir kurguya dayanmasına karşın, okurken hazmettiklerim her bir sayfada zihnimde canlanmak için adeta bir savaş içerisindeydi. Her bir eylem, tüm ince ayrıntısına kadar canlanmak devamının getirdiği kurmaca oyunda tekrar tekrar sahneye çıkmak ve o güzel replikleriyle oynamak istedi. Alex, Pete, Georgie, Aptalof… Bu satırlara Alex’in gözlerinden çığlık atarcasına “Ben buradayım!” der gibi kendini öne çıkartan göz bebeklerindeki o maviliği, süt barına gittikleri zaman; sütün içindeki afyon esrar kırıntıları ve eroinin verdiği zevkle dudakları arasından süzülüp ardından boynunu, bedenini takip eden sütün ve daha bir çoğunun betimlemesini yapıp aslında okurken sütü Alex’in değil de sizin dudaklarınızdan akıtmak isterdim ama şu anlık bunu asıl kaynaktan okumanız daha yerinde olur… Yazarın toplumda aslında var olan eşitsizliğin, yönetimin getirdiği ve getireceği problemlerin biraz mübalağa ve olağan dışı bir kurguyla bizlere sunduğunu görüyoruz. Şiddet ve ahlaksızlık karakterlerin kimliğine işlemiş olup rahatsız edici içerik ve özelliklere sahip olması da dahil tüm olumsuzluklar çokça hoşuma gitti. Baş karakterimiz ve aynı zamanda kitap boyunca liderimiz olan Alex’imiz her türlü şiddetin babası bir karakter olsa da yazarın Alex’in üstündeki bu olumsuzlukların aslında toplum tarafından dayatılmış baskılarından kaynaklandığını hissettirmesi okuru biraz rahatlatıyor, en azından beni rahatlattı
ve hatta bu olumsuzluklara hayranlık duymama neden oldu. Liderimiz Alex bir tedaviye kurban giderken bu yolda yanında bir sürü de kurban götürüyor ve her adımını emin atan bir liderden, başına gelenleri şaşkınlıkla irdeleyen bir hastaya (?) dönüşüyor. Bu dönüş sonrası Alex hiçbir şeyin bıraktığı gibi olmadığını görüyor ama farkında olmadığı şey bıraktığı şeylerin değil aslında kendisinin değişmiş olduğu.